<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom">
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/modules/blog/atom.php?cid=62" rel="self" type="application/rss+xml" />
<id>tag:gazetebirlik.com,2015:cid-62</id>
<title type="text">Birleşik Basın</title>
<link href="https://birlesikbasin.com" />
<generator>Birleşik Basın</generator>
<updated>2025-04-20T06:05:33+03:00</updated>
<entry>
<title type="text">Depresyon ile ilaç almadan başa çıkmak mümkün mü?</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/depresyon-ile-ilac-almadan-basa-cikmak-mumkun-mu-95/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/depresyon-ile-ilac-almadan-basa-cikmak-mumkun-mu-95/</id>
<published><![CDATA[2025-04-20T06:05:33+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2025-04-20T06:05:33+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_F3D2B5-7838FA-AFE458-1A4D67-6C875B-37C0F2.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" /><p>Hiçbir şey yapmak istemiyorsunuz. Herhangi bir şeyden, o çok sevdiğiniz diziden, en gözde yazarınızın son romanından bile keyif almıyorsunuz.</p><p></p><p>Ya da telefon çalıyor, açmadan önce "Acaba hangi kötü haberi alacağım?" diye kaygılanıyorsunuz.</p><p></p><p>Hemen endişelenmenize gerek yok.</p><p></p><p>Fakat bu iki duygu halinden biri iki haftadan uzun sürüyorsa, hele hele sosyal yaşamınızı, işinizi veya özel ilişkilerinizi olumsuz etkiliyorsa önemli olabilir.</p><p></p><p><b>Depresyon ve kaygı bozukluğu nedir?</b></p><p></p><p>Tecrübeli psikiyatri uzmanı Dr. Tuncay Barut depresyonu "normal duygu durumundan daha isteksiz, keyifsiz, mutsuz hissetme hali" olarak tarif ediyor.</p><p></p><p>"Anksiyete ya da kaygı bozukluğunu da yaşamı işlevselliğini bozacak kadar negatif yorumlama, negatif düşünme, olumsuz senaryoyu peşinen satın alma diye özetleyebiliriz" diye devam ediyor.</p><p></p><p>Milas'ta yıllardır klinik psikologluk yapan Eda Can da kaygı bozukluğunu kaza yapma örneğiyle tarif ediyor:</p><p></p><p>"Kaza geçirmişse, tekrar kaza yaparsam diye endişelenmeye başlar. Kaza yaptığımızda hepimiz endişeleniriz ama bir şekilde yavaş yavaş da olsa araç kullanmaya başlarız, bir süre biraz daha dikkatli olur, sonra eski otomatik düzene döner.</p><p></p><p>"Kaygı bozukluğu olan kişiler ise böyle bir durumda araç kullanmamaya gayret eder ve kaygı da gittikçe büyür."</p><p></p><p><b>Hangi belirtiler ön plana çıkıyor?</b></p><p></p><p>Sağlık Bakanlığı depresyon belirtilerini şöyle sıralıyor:</p><p></p><p>Kendini boşlukta ya da üzgün hissetme</p><p>Hayattan zevk almama</p><p>İştahta artma ya da azalma</p><p>Uykuda artma ya da azalma</p><p>Huzursuzluk ya da durgunluk</p><p>Halsizlik ve yorgunluk</p><p>Kendini değersiz ya da suçlu hissetme</p><p>Konsantrasyon güçlüğü ya da kararsızlık</p><p>Aklınıza sık sık ölüm ya da intihar fikirlerinin gelmesi</p><p></p><p>Yine Sağlık Bakanlığı'nın tanımına göre kaygı bozukluğunun temel belirtisi "bir neden yokken ya da bir neden olsa bile durumla uygunsuz olan, aşırı olan, denetlenemeyen nitelikteki endişe".</p><p></p><p>Kişi, endişelerinin aşırı olduğunun farkında olsa bile endişelerini denetleyemiyor ve sakinleşemiyor.</p><p></p><p>Kaygı bozukluğu ve depresyon aslında birbirinden çok farklı psikolojik sorunlar. Fakat birinin diğerini tetiklediği durumlar da sık görülüyor.</p><p></p><p>Dr. Tuncay Barut, klinik deneyimlerine göre vakaların yarısından fazlasında bu iki rahatsızlığın birden görüldüğünü söylüyor ve ekliyor:</p><p></p><p>"Kaygı bir müddet sonra çökkünlüğe sebep olabiliyor. Çökkünlük de bir süre sonra umutsuzlukla beraber kaygıya sebep olabiliyor."</p><p></p><p><b>İlaç almadan başa çıkmak mümkün mü?</b></p><p></p><p>Bu sorunun yanıtı hem evet hem hayır.</p><p></p><p>Uzmanlara göre hafif seyreden bir tabloda depresyon ve kaygı bozukluğu varsa, ilaç almadan durumu idare etmenin çeşitli yöntemleri var.</p><p></p><p>Hem psikolog Can'ın hem de psikiyatrist Dr. Tuncay Barut'un listelerinin ilk sıralarında fiziksel egzersiz bulunuyor.</p><p></p><p>Barut "Kendimizi ihmal etmezsek, sosyal hayatımızı ihmal etmezsek, egzersizimizi, beslenmemizi, fiziki sağlığımızı ihmal etmezsek depresyonun gelişmesini engelleme şansımız olur" diyor.</p><p></p><p>Barut'a göre aynı tavsiyeler, kaygı bozukluğu için de geçerli.</p><p></p><p>BBC Türkçe'ye konuşan Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Prof. Dr. Serap Aydoğan Taycan da hafif seyreden depresyon ve kaygı bozukluğu tablolarında kişiye yardımcı olabilecek tavsiyeleri şöyle özetliyor:</p><p></p><p>- Hayatımızın sorun alanlarını kaçmadan çözmeye çalışmak.</p><p>- Sosyal çevremizin desteğini sağlamak, artırmak ve sosyal ilişkilerimizi güçlendirmeye çalışmak.</p><p>- Bedenimizi fiziksel olarak da sağlıklı tutmaya çalışmak.</p><p></p><p>Can ise "Siz neyi seviyorsunuz? Önce bu sorunun yanıtını bulmanız gerekiyor" diyor.</p><p></p><p>"'Sevdiğim, benim yıllardır yapmayı ertelediğim ya da unuttuğum neler var? Bana ne iyi gelir?' sorularının yanıtı neyse, kişinin yapması gereken şey de odur" diye de ekliyor.</p><p></p><p>Fakat uzmanlara göre hasta yukarıdaki tavsiyelerden sonuç almakta zorlanıyorsa ilaç kullanmak kaçınılmaz hale geliyor.</p><p></p><p>Aynı zamanda Okan Üniversitesi Psikoloji Bölümü hocası olan Prof. Dr. Taycan hafif tablolarda beyindeki önemli kimyasallarının kendini toparlamasıyla durumun düzelebildiğini söylüyor fakat şu vurguyu da yapıyor:</p><p></p><p>"Ama bu kadar uzun sürmesine değer mi diye de bakmak gerekiyor.</p><p></p><p>"Biz ilaç tedavisine başladığımızda bunun aşağı yukarı ne kadar sürede geçeceğini öngörebiliyorsak, fakat kişiye bazı destekler sunup, kendi haline bıraktığımızda bunun daha uzun sürme ihtimali varsa, çok göze almamak gerekiyor diye düşünüyoruz biz hekim olarak."</p><p></p><p>Prof. Taycan ayrıca depresyon ve kaygı bozukluğu uzadıkça, işlevsellik ve sosyal ilişkilerde bozulmanın yanı sıra güven kaybı da yaşandığını söylüyor.</p><p></p><p>Eda Can orta ve ağır seyreden depresyon ve kaygı bozukluklarında ilaç kullanımının önemli olduğunu vurguluyor:</p><p></p><p>"Böyle hastalara hadi git 'resim yap', 'egzersiz yap' diyemeyiz. Beyin kimyası bozuk. Önce beyin kimyası düzelecek ki terapiyi alabilecek hale gelsin."</p><p></p><p><b>'Kol kırılınca alçıya almak gibi'</b></p><p></p><p>Prof. Dr Taycan anksiyete ve kaygı bozukluğu ilaçlarından korkulmaması gerektiğinin de altını çiziyor:</p><p></p><p>"Yeşil ya da kırmızı reçeteli değilse bir ilaç, herhangi bir bağımlılık yapıcı etkisi yok demektir.</p><p></p><p>"Elbette bazı yan etkileri olabilir ama hekimle birlikte bu süreci doğru yönetirsek kişinin maksimum konforunu sağlayacak şekilde kullanmasına olanak tanıyabiliriz."</p><p></p><p>Doç. Dr. Barut da depresyon ve kaygı bozukluğu ilaçlarını kol kırılınca alçıya almaya benzetiyor:</p><p></p><p>"Kolumuz kırılıp alçıya alındığında, iyileşmeyi derliyor, toparlıyor, süreyi kısaltıyor.</p><p></p><p>"İlaç da depresif bozukluklarda ya da kaygı bozukluklarında alçı gibi hem iyileşme sürecini kısaltıyor hem de konforunu artırıyor."</p>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Stres vücudumuzu nasıl etkiliyor?</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/stres-vucudumuzu-nasil-etkiliyor-6980/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/stres-vucudumuzu-nasil-etkiliyor-6980/</id>
<published><![CDATA[2025-03-30T06:30:35+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2025-03-30T06:30:35+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_8AFB48-15635B-EA8224-EFBAF9-C01CDE-8E18D4.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" /><p>Tıp uzmanları, stresin bir dizi psikolojik ve fizyolojik rahatsızlığa doğrudan sebep olabileceğini, akıl ve vücut sağlığına zarar verebileceğini ve yaşam kalitesini azaltabileceğini söylüyor.</p><p></p><p>Ancak bu durumun kontrolünü ele almak ve stresi tükenmişlik değil, dayanıklılık kaynağına dönüştürmek mümkün.</p><p></p><p><b>Stres nedir ve neden yaşarız?</b></p><p></p><p>Stres, vücudu zorluklara ve yaşamın taleplerine yanıt vermeye hazırlayan doğal bir tepki.</p><p></p><p>Vücudu, önümüzdeki zorluklarla yüzleşmeye hazırlayan hormonların salımını tetikliyor.</p><p></p><p>Kısa vadede bu tepki yoğunlaşmamızı güçlendiriyor ve performansımızı geliştiriyor.</p><p></p><p>Fakat Amerikan Psikoloji Vakfına göre uzun süreli stres, kaygı bozukluğu, kalp hastalıkları ve bağışıklık sisteminde zayıflama gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.</p><p></p><p>Stresi tetikleyen iş, para sorunları ve kişisel ilişkilerden kaçınmak sıklıkla mümkün değil.</p><p></p><p>Fakat buradaki önemli fark, stresin ne kadar sürdüğü.</p><p></p><p>Akut stres kısa vadeli ve yararlı olabiliyor fakat kronik stres vücudun üzerine büyük bir yük bindiriyor.</p><p></p><p>Akut stres ve kronik stres</p><p>BBC'ye konuşan İngiltere Psikolojik Danışmanlık ve Psikoterapi Derneği'nden Rachel Vora "Akut stres, belirli bir duruma verilen kısa vadeli tepki ve bazı durumlarda faydalı olabiliyor" diyor.</p><p></p><p>"Savaş ya da sıvış tepkisini tetikliyor, adrenalin ve kortizol salımını başlatıyor ve bu da odaklanmamızı keskinleştirebiliyor ve bağışıklık sistemimizde geçici bir iyileşme yaratıyor."</p><p></p><p>Düzgün yönetilirse, akut stres kalıcı hasar yaratmıyor ve bireylerin yakın vadeli sorunlara etkin bir şekilde tepki verebilmesine yardımcı olabiliyor. Fakat kronik stres vücutta uzun süren bir yük yaratıyor.</p><p></p><p>Vora, stres uzun süre devam ederse, artan stres hormonlarının kalp hastalığı riskini yükselttiğini, bağışıklık sistemini zayıflattığını ve huzursuz bağırsak sendromu ve ülser gibi sindirim sorunları yaratabildiğini vurguluyor.</p><p></p><p>Kronik stres aynı zamanda kaygı bozukluğu ve depresyonla, bilişsel fonksiyon sorunlarına, uyku sorunlarına ve hızlı yaşlanmayla da bağlantılı. Vora'ya göre stresin süresi ve gücündeki bu temel fark, aşama aşama vücuttaki birçok sisteme hasar veriyor.</p><p></p><p><b>Stres vücudu nasıl etkiliyor?</b></p><p></p><p>İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetine (NHS) göre stres başka kortizol ve adrenalin olmak üzere hormon salımına yol açması nedeniyle bir dizi fiziksel tepkiyi tetikliyor.</p><p></p><p>Bu tepkilerin bazıları şöyle;</p><p></p><p>Oksijen açısından zengin kanın kaslara çabuk ulaşmasını sağlamak için nabız ve tansiyonda yükselme</p><p>Derhal enerji sağlamak için kan şekeri oranının artması</p><p>Vücudun enerjisini acil sorunlara yöneltmek için sindirimin ve bağışıklık sisteminin yavaşlaması</p><p>Ancak kronik stres zararlı olabiliyor. Strese tepkinin kronikleşmesi şu sorunlarla bağlantılı:</p><p></p><p>Sürekli yüksek seyreden kortizol seviyeleri nedeniyle özellikle bel çevresinde kilo alınması</p><p>Stres hormonlarına sürekli maruz kalma nedeniyle hafıza ve konsantrasyon sorunları</p><p>Vücudun toparlanmasını ve kendisini tamir etmesini önleyen uyku rahatsızlıkları</p><p>Uzmanlar sürekli stresin, kalp hastalıkları, sindirim hastalıkları ve kaygı ile depresyon gibi akıl sağlığı sorunlarına da neden olabileceği uyarısında bulunuyor.</p><p></p><p><b>Stres faydalı olabilir mi?</b></p><p></p><p>California Üniversitesi'nden Dr. Golnaz Tabibnia "Dayanıklılık sahip olduğunuz ya da olmadığınız bir şey değil. Zamanla gelişen bir kabiliyet" diyor. Tabibnia ayrıca, sorunlardan kaçınmak yerine doğrudan yüzleşmenin dayanıklılığın inşa edilmesine yardımcı olduğunu ifade ediyor.</p><p></p><p>Dr. Tabibnia'ya göre insanlar stresi zararlı değil, faydalı bir şey olarak gördüğünde, psikolojik stres tepkileri de azalıyor. Kafa yapısındaki basit bir değişiklik mucizeler yaratabiliyor, kaygıyı azaltabiliyor ve bilişsel performansı artırıyor.</p><p></p><p>"Pasif bir şekilde kaçınmak yerine, stresle aktif bir şekilde başa çıkmaya çalışmak, ileride yaşanabilecek stresli durumları daha iyi yönetebilmemizi sağlıyor. Spor salonunda olmak gibi. Ağırlık kaldırmak stresli bir şey ama bizi daha güçlü kılıyor."</p><p></p><p><b>Stres ve kaygı arasındaki fark ne?</b></p><p></p><p>Kaygı bozukluğu yaşayan bireylere yardımcı olan hayır kurumu Anxiety UK, stres ve kaygı bozukluğu arasındaki temel farkları şöyle açıklıyor:</p><p></p><p>Stres, belli bir zamanda bitirilmesi gereken bir iş, ehliyet sürücü testi ya da bir sınav gibi dış faktörlere karşı geliştirilen bir tepki. Karşılaşılan zorlukla orantılı ve sorun çözüldüğünde ortadan kayboluyor.</p><p></p><p>Fakat kaygı, tespit edilebilir bir nedeni olmadan bile devam edebiliyor. Kaygı, insanların tehlikeli durumlarda tetikte olmalarını sağlayan normal bir duygu. Aşırı veya günlük yaşamı bozar hale geldiğinde ise bir soruna dönüşüyor.</p><p></p><p>Hem stres hem de kaygı sempatik sinir sistemini tetikliyor. Bu sistem vücudun "savaş ya da sıvış" tepkisinden sorumlu. Tehditlere yanıt verebilmek için tetikte olma halini ve enerjiyi artırıyor.</p><p></p><p>Bu da her ikisinin de, nabızda yükselme, terleme, titreme gibi semptomları tetiklemesi anlamına geliyor. Fakat kaygı bozuklukları daha inatçı ve bunaltıcı olma eğilimli.</p><p></p><p>Anxiety UK akut kaygı ve panik atak nöbetlerini yönetebilmek için nefes egzersizlerini tavsiye ediyor.</p><p></p><p>Basit ama etkili bir yöntem, nefesinizi aldığınızdan daha uzun sürede vermek. Bunu yapmak vücuda rahatlama sinyali yolluyor ve sinir sistemini hızla sakinleştiriyor.</p><p></p><p><b>Stres nasıl etkin bir şekilde yönetilir?</b></p><p></p><p>Akademik çalışmalar, davranışsal uygulamaların stresin vücut üzerindeki zararlı etkilerini azalttığını gösteriyor.</p><p></p><p>Fiziksel egzersizler stres hormonunu azaltıyor ve morali düzeltiyor. Farkındalık ve meditasyon çalışmaları beyni sakinleştiriyor ve araştırmalar duygusal dayanıklılığı güçlendirmekte sosyal desteğin önemli bir rol oynadığını gösteriyor.</p><p></p><p>Dr. Tabibnia bilimin desteklediği fiziksel egzersiz, dışarıda zaman geçirmek ve aile ile arkadaşlarla sosyal etkileşimle birlikte, farkındalık, minnetarlık ve nezaketin önemini vurguluyor.</p><p></p><p>Londra'da yaşayan farkındalık koçu ve 7Breth'ın kurucusu Yuki de bütüncül yaklaşımın önemine dikkat çekiyor.</p><p></p><p>"Stres yönetimi sadece rahatlamak değil. Psikolojik ve fiziksel sağlığınızı destekleyen bir yaşam biçimi yaratmakla da ilgili. Sağlığınıza öncelik verirseniz, stresi yönetmek daha kolay olur."</p><p></p><p>Yuki, farkındalık, uyku, hareket ve beslenmenin stres yönetiminde önemli olduğuna dikkat çekiyor.</p><p></p><p>"Bağırsak mikrobiyomunuz stres yönetiminde büyük rol oynuyor. Sağlıklı yiyecekleri seçmek, genel sağlınız açısından anahtar önemde."</p><p></p><p>Ayrıca Yuki'ye göre stres yönetimi çabuk çözümler anlamına gelmiyor. Daha çok, dayanıklılığı artıran günlük alışkanlıklar yaratmak gerekiyor.</p>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Karne alan çocuğa nasıl davranmalı?</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/karne-alan-cocuga-nasil-davranmali-921/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/karne-alan-cocuga-nasil-davranmali-921/</id>
<published><![CDATA[2019-01-09T13:22:36+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2019-01-09T13:22:36+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_119AF4-72170E-5E14B0-04706B-39426B-82908D.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Karne dönemlerinde çocukların üzerindeki baskı giderek artıyor. Özellikle karnesinde kırık notlar olan çocuklar, ailelerin de baskısıyla kendisini başarısız ve yetersiz hissedebiliyor. Okul öncesinde her yaptığı şey için alkışlanan çocukların, okula başlayınca her yanlışı için eleştirilmeye başlandığını söyleyen DoktorTakvimi.com uzmanlarından Psikolog Nagihan Akarsu, "Çocuk okula başlayınca çok ders çalışması, yanlış yapmaması, arkadaşlarından geri kalmaması gibi birçok beklenti vardır. Özgüvenin gelişmeye başladığı bu dönemde çocuk sadece doğru yaptıklarıyla kabul edildiğini ve sevildiğini düşünür. Birlikte yapılan ödevlerde aileler tahammülsüzdür, çocuklarının yapamamalarına katlanamazlar. Bu ise çocuklara gizli bir mesaj verir: "Başarman çok önemli, başarırsan seni daha çok severim.” Maalesef çocukları için en iyisini düşünen aileler bu mesajı verdiklerinin farkında değillerdir. Eğitim sistemi de sürekli onlardan "en iyi”sini olmalarını istemektedir. Henüz kendilerini bulamamış çocuk ve gençler için bu durum tam bir sıkışmışlıktır” diyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Yüksek not başarının göstergesi değildir</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Öğrenme sürecinin bir değer olduğunu, beklenti ve baskıyla gelişmediğini hatırlatan Akarsu, çocuktaki okuma, öğrenme ve merak etme isteğinin çok çalıştırarak ve herkesi geçerek kazandırılamayacağının altını çiziyor. "Bilgi bir araçtır ama biz çocuklarımızın karnesindeki puanlarla gelecekte nerde olacaklarına, başarılı ya da başarısız olacaklarına fatura keseriz. Her düşük puan bir kaybediş gibidir” diyen Psikolog Nagihan Akarsu, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Notlar, takdirler, birincilikler, çocuklarınızın kişiliğini ölçmez, sadece bilgisini ölçer. Not sadece bir sonuçtur. Asıl önemli olan çocuğunuzun öğrenme bilincine sahip olmasıdır. Eğer çocuğunuz, merak etmiyorsa, öğrenmeyi sevmiyorsa ama çok çalışıp 100 alıyorsa asıl burada bir sorun vardır. Sınav akşamları geriliyor, ağlıyor, uyuyamıyorsa, sınav haftası karın ağrıları başlıyorsa ancak yine de 100 alıyorsa bir daha düşünün. Aldığı 100 puan gerçek bir 100 puan mıdır? Yüksek notlar başarıyı göstermediği gibi, düşük notlarda başarısızlığı göstermez. Okul birincisi olan öğrenci hayatta başarılı olamayabilir, sınıfta kalan bir öğrenci çok başarılı bir iş adamı olabilir.”</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Düşük notların arkasındaki nedenleri mutlaka araştırın</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Zayıf bir karne karşısında ailelerin suçlayıcı değil, kabul edici ve destekleyici olması gerektiğini hatırlatan Akarsu, "Çocuğunuza ‘Elinden geleni yaptın, bazen her şey istediğimiz gibi gitmez. Sen nasıl hissediyorsun kendini? Bu notları düzeltmek istersen neler yapacağımızı düşünelim’ gibi cümleler kurabilirsiniz. En önemlisi de çocuğunuzun aldığı düşük notların arkasındaki nedenleri araştırmalısınız” diyor. Akarsu, ailelere şu önerilerde bulunuyor:</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuklarınızı tanımaya çalışın, onların kendilerini keşfetmelerine izin verin.</div>
<div>Kendi yapmak istediklerinizi değil, onların hayatta bir amacı olmasını sağlayın.</div>
<div>Üretken, kendini tanıyan, araştıran çocuklarınızın olması için önce kendinizin de öyle olduğunuzdan emin olun.</div>
<div>Kaç puan aldıklarını değil, gösterdikleri çabayı takdir edin.</div>
<div>Çocuklar iyi bir meslek sahibi olmak için değil, öğrenmek istedikleri ve keşfettikleri için okula gitmeliler. Zaten bunları yaparlarsa iyi bir meslek sahibi olurlar.</div>
<div>Sınav geleceğin belirleyicisi değildir. Her ne olursa olsun ne yapacağınızı biliyor olmak her şeyin belirleyicisidir.</div>
<div>Çocuklarınızı koşulsuz kabul ettiğinizi gösterin.</div>
<div>Tatil dönemlerinde ödevleri eğlenceli hale getirmeyi deneyin. Bunu bir görev, kural olarak dikte etmeyin.</div>
<div>Tatiller çocukların dinlenmesi içindir. Ödevler değil ama öğrenme devam edebilir.</div>
<div>Her şeyden önemlisi en büyük başarı çocuklarınızı sadece yaptıklarıyla değil, yapamadıklarıyla da sevin.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Çocuğunuzu okula 6 adımda hazırlayın</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/cocugunuzu-okula-6-adimda-hazirlayin-433/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/cocugunuzu-okula-6-adimda-hazirlayin-433/</id>
<published><![CDATA[2018-09-11T11:03:12+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2018-09-11T11:03:12+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_ED6399-E77166-64151E-C7C57D-1AC7FC-1916B3.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Memorial Diyarbakır Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Ünal Uluca, okula yeni başlayan çocukların ailelerine uyarılarda bulundu.</div>
<div><br />
	</div>
<div>1- Okul öncesi göz muayenesi yaptırın</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuğunuz okula başlayacaksa ve yakın dönemde göz muayenesi olmamışsa, göz doktorunun kontrolünden geçmesi gereklidir. Özellikle ailede görme bozukluğu varsa okul öncesinde bu taramanın yaptırılması daha önemli hale gelir. Çocuklarda görme bozukluklarına yol açan en sık rahatsızlık; görme tembelliği ve şaşılıktır. Bunun yanında diğer görme kusurları da ortaya çıkabilir. Hemen her rahatsızlıkta olduğu gibi görme kusurlarının da erken saptanması tedavinin olumlu sonuçlanması açısından önemlidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>2- Aşılarının tamamlandığını kontrol edin</div>
<div><br />
	</div>
<div>Okul döneminde en sık karşılaşılan rahatsızlıklar daha çok virüs kökenli enfeksiyon hastalıklarıdır. Bunlar arasında; suçiçeği, kabakulak, kızamık, kızamıkçık yer alır. Bu hastalıklar düzenli aşılama ile önlenebilir ya da ortaya çıktığında bile çocukta çok hafif seyirli olarak geçirilir. Diğer viral enfeksiyonlarda ise tedavi sürecinde; çocuğun istirahat etmesine, vitamin ve bol sıvı almasına, bulaşma riskini önlemek açısından çocuğun aktif hastalık döneminde diğer sağlıklı arkadaşlarından uzak kalmasına dikkat etmelidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>3- Düzenli uyku alışkanlığı kazandırın</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocukların okulda uyku problemi yaşamaması için uyku alışkanlığı kazanmasına yardımcı olunmalıdır. Mümkünse çocuk ayrı bir odada ve yatağında uyutulmalı, odanın sessiz ve loş olması, çocuğun dikkatini çekebilecek ses ile görüntü olmamasına dikkat edilmeli, uyuma ve uyanma zamanı haftanın yedi günü mümkünse sabit veya bu saatlere yakın olmalıdır. Çocuğun uyku saatlerinin düzenli olması, uykuya dalmayı da kolaylaştıracaktır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>4- Kahvaltı yaptırmadan okula göndermeyin</div>
<div><br />
	</div>
<div>Kahvaltı günün en önemli öğünüdür ve çocuğun sabah okula gitmeden önce mutlaka kahvaltı etmesi sağlanmalıdır. Vücudun ihtiyaç duyduğu besinler ile kahvaltı sofrası hazırlanmalıdır. Menüde süt, yumurta, peynir ve zeytin gibi besinlerin olmasına dikkat edilmelidir. Yağ içeriği yüksek poğaça, simit, tost gibi besinlerden uzak durulmalıdır. Çocuğun beslenme çantasında ise taze sebze ve meyveler, ceviz, badem gibi kuru yemişler konulabilir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>5- El yıkama alışkanlığı kazandırın</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocukların okula başlayacakları zamanlarda en sık rastlanan bir başka hastalık grubu da üst solunum yolları olarak nitelendirilen kulak burun boğaz hastalıklarıdır. Bunlar çoğunlukla enfeksiyon kaynaklıdır. Okulların açılmasıyla birlikte çocukların kalabalık ve kapalı ortamlarda bir arada bulunması, sınıflarda havalandırmanın yetersiz oluşu ve havaların soğumasının etkisiyle üst solunum yolu enfeksiyonları oluşur. Hastalık, damlacık yolu ile çok kolay bir şekilde diğer çocuklara da bulaşabilir. Enfeksiyon hastalıklarının yayılımını önlemede el yıkama çok önemli bir yere sahiptir. Düzenli el yıkama alışkanlığının edinilmesi enfeksiyon hastalıklarının önlenmesinde oldukça etkili ve basit bir yöntemdir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>6- Doktor önermedikçe antibiyotik kullanmayın</div>
<div><br />
	</div>
<div>Virüslere bağlı enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımının herhangi bir faydası yoktur. Ancak bakteriyel etkenlere bağlı daha az sayıdaki üst solunum yolu enfeksiyonlarında bir hekimin uygun göreceği antibiyotiği kullanmak yararlı olabilir. Dolayısıyla anne ve babalar, doktor önerisi olmadan çocuklarına antibiyotik vermemelidir.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Okul fobisi varsa yargılamayın!</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/okul-fobisi-varsa-yargilamayin-641/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/okul-fobisi-varsa-yargilamayin-641/</id>
<published><![CDATA[2018-09-11T10:57:42+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2018-09-11T10:57:42+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_0030D5-D7FF54-A123EE-5E7576-D8B7DE-EC1561.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi’nden Uzm. Klinik Psikolog Aynur Sayım, çocuklardaki okul fobisiyle ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Yargılanan çocukta kaygı artıyor</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>"Çocuğun fobisinin olup olmadığı okuldaki bir duruma gösterdiği tepkiye göre fark edilebilir” diyen Klinik Psikolog Aynur Sayım,</div>
<div><br />
	</div>
<div>"Psikiyatrik bozukluklarda (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu / Özel Öğrenme Güçlüğü / Zekâ Engeli / Davranım Bozukluğu / Depresyon- sosyal fobi vb. ) çocuk belli alanlarda yetersizlik yaşıyorsa, zor öğreniyorsa, kendine güveni azsa, uyum sorunları yaşar. Aile içi iletişim sorunları, boşanma, kardeşin evde kalması, kardeş kıskançlığı, ailede ölüm-kaza-hastalık gibi nedenler de okul reddine sebep olabilir. Bu duruma, ailenin baskısı da eklenirse, çocuk zorlanır; yargılanırsa anksiyetesi artar, panik içine girer ve okul reddi, okul fobisine dönüşebilir. Sebep olarak öğretmenden korktuğunu, arkadaşlarıyla anlaşamadığını söyleyebilir, bazen sınıftan çıkma, okuldan kaçma görülebilir” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">"Bir süre bekleyelim, belki geçer" demeyin!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>"Okul fobisi yaşayan çocuklarda, iştahsızlık, uyku düzensizliği, huzursuzluk, alınganlık, sinirlilik, utangaçlık, içe kapanım, okul etkinliklerine ilgisizlik görülebilir. Okula gitmediği sürece, okula başlama güçleşir. Ailenin ‘Bir süre bekleyelim, belki geçer’ yaklaşımı yanlıştır. Sorun daha da büyür” diyen Sayım, bu korkuyu yaşayan çocuklar için yapılabilecekleri şöyle sıraladı:</div>
<div><br />
	</div>
<div>• "Korkutma, tehdit, şiddet, yargılama kullanılmamalıdır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>• Çocuk, onu rahatsız eden bir duruma karşı duygusal bir tepki vermektedir. Bunu fark edip, onu anlamaya çalışmak en doğru yaklaşımdır. Çocukla empati kurmak, onu anlamaya çalışmak gerekir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>• Okul reddine hangi durum ve duygunun neden olduğunu bulup, bu sorunun çözülmesi için çalışılmalıdır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>• Bunun için aile, bir psikiyatri merkezinden yardım almalıdır. Psikiyatrik yaklaşım ve psikoterapi birlikte götürülmelidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>• Ailenin, çocuğun okula devamıyla ilgili kararlı olması gereklidir. Fakat çocuğa, bu sorunun tüm aileyi ilgilendirdiği, sadece çocuğun sorunu olmadığı hissettirilmelidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>• Öğretmen ve ailenin sıkı işbirliği içinde olması gereklidir. Öğretmenin güven verici ve zorlayıcı olmayan tarzı önemlidir.”</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Aşırı koruyuculuk,çocuğun bireyselleşmesini engelliyor</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>"Anaokulu ve ilkokula yeni başlayan çocuklarda daha çok ayrılma anksiyetesi şeklindedir” diyen Klinik Psikolog Aynur Sayım, "Çocuk, anne-baba ya da bakım veren kişiden ayrılmak istemez. Özellikle ailesi tarafından bağımlı yetiştirilen çocuklarda görülür. Aşırı koruyucu ebeveynler, çocuğun bireyselleşmesini engeller. Çocuğun sosyal ortamlarda kendine güveni azdır. Yalnız kalınca nasıl davranacağını bilemez, korkar” şeklinde konuştu.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Çocuk, zayıf karneyle sinyal veriyor</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/cocuk-zayif-karneyle-sinyal-veriyor-963/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/cocuk-zayif-karneyle-sinyal-veriyor-963/</id>
<published><![CDATA[2018-01-10T12:16:36+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2018-01-10T12:16:36+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_936437-C72B6D-EA0612-7F52D1-9812D9-251ACF.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, yaklaşan sömestr tatili ile beraber öğrencilerin eğitime iki haftalık ara vereceklerini ve karnelerini alacaklarını hatırlattı.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Karne, duygusal ve sosyal gelişimin göstergesi</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Karnenin çocuğun gelişim değerlendirmesi olduğunu belirten Sayım, "Genetik özellikler ve psikososyal etmenlerinin göstergesidir. Yarıyıl boyunca çocuğun öğrenme, duygusal ve sosyal gelişim ve uyumunun somut göstergesidir. Her çocuğun doğuştan getirdiği zeka, dikkat ve öğrenme kapasitesi gibi bir donanımı var” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Zayıf karnenin üç nedeni var!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Zayıf karne için üç nedenin bulunduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, bunları "Çocuğun kendisi kaynaklı nedenler, aile kaynaklı nedenler ve okul-çevre kaynaklı nedenler” olarak sıraladı.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Psikiyatrik rahatsızlıklar başarıyı etkiliyor</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Akademik başarıyı etkileyen nedenlerden ilkinin çocuktan kaynaklı birtakım psikiyatrik rahatsızlıklar ve öğrenme kapasitesi olduğunu ifade eden Sayım, "Zeka engeli, zekanın sınırda veya yüksek olması, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), özel öğrenme güçlüğü, davranım bozukluğu, sosyal fobi, fiziksel engel gibi faktörler çocuğun akademik başarısını etkileyebilir” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Ailedeki sorunlar da başarıyı etkiliyor</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Notların zayıf olmasında etkili olabilecek diğer faktörün aile kaynaklı nedenler olduğunu belirten Aynur Sayım, "Aile içi iletişim sorunları, boşanma, kayıp, travma, ailede süreğen hastalıklar, kardeş doğumu, kardeşle ilgili sorunlar, ev-şehir-okul değişimi ve iflas gibi durumlar çocuğun başarısını etkileyebilir” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Okul-aile işbirliğinin yeterince sağlanamaması etkili olabilir</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Okul-çevre kaynaklı nedenlerin de zayıf karnenin nedenleri arasında olduğunu kaydeden Aynur Sayım, okul değişimi, çocuğun bireysel farklılığına yönelik rehberlik yapılamaması, okul-aile işbirliğinin yeterince sağlanamaması, öğretmen kaynaklı nedenler, travma yaşantısı gibi etkenlerin de okul başarısını etkilediğine dikkat çekti.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Karne yalnız çocuğun değil!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Bu nedenler dikkate alındığında başarısızlığın sadece çocuğa mal edilemeyeceğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, "Karne sadece çocuğun değil, karne hem çocuğun, hem ailenin, hem okulun değerlendirmesidir. Bu nedenle sorumluluk da sadece çocuğun değil, çocuk-aile ve okulun performansıdır” uyarısında bulundu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Çocuk sinyal veriyor</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, "Sorunların oluşması zaman alır, zayıf karneye kadar bu sinyalleri çocuk ve notları vermiştir. Bu aşamaya gelmeden yardım alınması tercihimizdir. Fakat her zaman her şekilde bir çözüm vardır. Bir çocuk-ergen psikiyatristi ve çocuk-ergen alanında çalışan psikolog yardımı alınmalı ve bir program yapılmalıdır” diye konuştu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Aileler hemen önlem almalı</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Bu aşamada ailelere önemli görevler düştüğünü ifade eden Aynur Sayım, önerilerini şöyle sıraladı:</div>
<div><br />
	</div>
<div>"Kırık notların sorumluluğu sadece çocuğun değildir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuğu kötü karneden dolayı cezalandırmak, yargılamak-kıyaslamak, sorunu çözmeyeceği gibi çözümü daha da zorlaştırır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Bu durum, bir aile değerlendirmesini gerektirir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Aile, okul ve öğretmenle işbirliği halinde olmalıdır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Sorun varsa bir sene boyunca beklemek yanlış bir tutumdur, hemen önlem alınmalıdır.Bir çocuk-ergen psikiyatristinin değerlendirmesi gereklidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çözüm gecikirse çocukta tabloya eşlik eden başka davranış sorunları ve psikiyatrik, psikolojik durumlar görülebilir. Depresyon, alt ıslatma, içe kapanım, agresivite, uyum sorunları, uyku-iştah sorunları ve okul reddi gibi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Tatilde çocuğunuzu zorlamayın</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuğun zekası, dikkati değerlendirilmeli, kişilik analizi yapılmalı, aile tutumları incelenmelidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuk, bir dönem boyunca başaramadığını iki haftalık tatilde başaramaz. Çocuğu zorlamamak, çözüme yönelik eyleme geçmek, en doğru yaklaşım olacaktır. Çocuktan tatilde sıkı çalışma programı uygulamasını beklememek ancak özel eğitimle desteklenmesi gereken bir durum varsa, bir eğitici rehberliğinde ek çalışma yapılması uygun olabilir.”</div>
<div><br />
	</div>
<div>Bu sorunların çözümü için okulda neler yapılmalı?</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuğun akademik başarısızlığında okula da sorumluluklar düştüğünü belirten Aynur Sayım, şu tavsiyelerde bulundu:</div>
<div><br />
	</div>
<div>"Çocuk-aile-okul işbirliğinin düzenli ve etkileşim halinde yapılması, ortak kararlar ve yaklaşım benimsenmeli.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Okul kaynaklı sorunlar var ise, idare ve rehber öğretmenle çalışılarak sorun çözülmeli.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Çocuk kaynaştırma öğrencisi ise (özel yaklaşım ve program gerektiren öğrenci) bireysel yapılan programla desteklenmeli ve takibi yapılmalıdır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Öğretmenlere yönelik bilgilendirici seminer, eğitim programları zenginleştirilmelidir.”</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">'Eminem veya Justin Bieber dinleyenler psikopat olabilir'</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/-eminem-veya-justin-bieber-dinleyenler-psikopat-ol/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/-eminem-veya-justin-bieber-dinleyenler-psikopat-ol/</id>
<published><![CDATA[2017-11-16T05:29:19+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-11-16T05:29:19+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_3FE0DE-C98578-E61165-16D7E2-6C45B3-05C327.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Sinema endüstrisinde psikopat karakterler çoğunlukla klasik müzik dinleyen kişiler olarak tasvir edilseler de ABD’deki New York Üniversitesi’nde (NYU) yapılan bir araştırma bu tür kişilerin ‘soundtrack’lerinin daha farklı olduğunu ortaya koydu.</div>
<div><br />
	</div>
<div>NYU’da psikoloji profesörü olan Pascal Wallisch ve Nicole Leal’in belli müzik türlerini dinlemeyi tercih etmekle psikopatlık arasında bir bağ olup olmadığını anlamak için bir yaptığı araştırmadan Eminem ve Justin Bieber çıktı.</div>
<div>Sonuçları ‘Society for Neuroscience’ toplantısında sunulan araştırma için 190’dan fazla üniversite öğrencisine bazı sorular soruldu. Öğrencilerin puanlamaları istenen sorular arasında "Kolayca sıvışabiliyorsam benim için doğru şeydir” ve "Aşk fazla büyütülüyor” gibi yargılar vardı.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Daha sonra psikopatlığa meyilli görülenlere klasik müzikten ABD’de en çok dinlenen 100 şarkının yer aldığı Billboard 100 listesine kadar birçok farklı seçkiden şarkılar dinletildi ve 1-7 arası bir puan vermeleri istendi. Bazı şarkılar öğrencilere aşina gelmese de Wallisch ve Leal şarkı puanlamalarıyla, yukarıda bahsi geçen sorular sonucu elde edilen ‘psikopatlık derecesi’ arasında bir bağ kurmaya çalıştı. Bu şekilde 20 şarkının öne çıktığı görüldü.</div>
<div>Bu şarkılar arasında rapçi Eminem’in 2002’de ‘8 Mile’ filmiyle ün kazanan ‘Lose Yourself’i, Blackstreet’in 1996’da ‘Macarena’ şarkısını Billboard’un ilk sırasından eden ‘No Diggity’si ve Kanadalı şarkıcı Justin Bieber’ın ‘What Do You Mean’ şarkısı yer aldı.</div>
<div><br />
	
	<iframe style="" title="YouTube video player" width="640" height="480" src="http://www.youtube.com/embed/xFYQQPAOz7Y?wmode=transparent" wmode="Opaque" frameborder="0" allowfullscreen=""></iframe><br />
	<br />
	
	<iframe style="" title="YouTube video player" width="640" height="480" src="http://www.youtube.com/embed/DK_0jXPuIr0?wmode=transparent" wmode="Opaque" frameborder="0" allowfullscreen=""></iframe><br />
	<br />
	</div>
<div>Daha aşağı sıralarda ise Dire Straits’in ‘Money for Nothing’i ile The Knack’in 1979’da hit olan parçası ‘My Sharona’ ‘kendine yer buldu.’</div>
<div><br />
	
	<iframe style="" title="YouTube video player" width="640" height="480" src="http://www.youtube.com/embed/bbr60I0u2Ng?wmode=transparent" wmode="Opaque" frameborder="0" allowfullscreen=""></iframe><br />
	</div>
<div><br />
	</div>
<div>Washington Post’un haberine göre "Filmlerde bir canavarın insani bir yanı olduğunu tek karede göstermek istiyorsanız belli bir müzik türü kullanırsınız” diyen ‘Otomatik Portakal’ filminde Beethoven, ‘Kuzuların Sessizliği’nde de Mozart çalındığını anımsattı.</div>
<div><br />
	</div>
<div>
	<iframe style="" title="YouTube video player" width="640" height="480" src="http://www.youtube.com/embed/vPq1tnrH_eM?wmode=transparent" wmode="Opaque" frameborder="0" allowfullscreen=""></iframe><br />
	<br />
	</div>
<div>Wallisch "Tüm psikopatların hapishanede olduğuna dair bir klişe var, gerçek şu ki onlar her yerde” diye konuştu.</div>
<div><br />
	
	<iframe style="" title="YouTube video player" width="640" height="480" src="http://www.youtube.com/embed/WJmBNdiBuwc?wmode=transparent" wmode="Opaque" frameborder="0" allowfullscreen=""></iframe><br />
	</div>
<div><br />
	</div>
<div>Öte yandan Leal de psikopatlık skalasında üst sıralarda yer alan öğrencilerin dinlediği ve dinlemediği şarkılar arasında ortak bir yön olup olmadıklarını henüz bilmediklerini söyledi. Araştırmaya başlamadan önce psikopat karakterli kişilerin, şarkıcının duygularını umursamadıkları için sözsüz şarkıları seçeceğini düşündüğünü söyleyen Leal, sonuçların bunun tam tersini gösterdiğine de vurgu yaptı.<br />
	<br />
	<img src="uploads/Mayis/sputnik.jpg" alt="" border="0" style="margin-top:0px;margin-right:0px;margin-bottom:0px;margin-left:0px;" /><br />
	<br />
	</div> ]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Hoşgörülü davranma mutlu ediyor, başarıya ulaştırıyor</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/hosgorulu-davranma-mutlu-ediyor-basariya-ulastiriy/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/hosgorulu-davranma-mutlu-ediyor-basariya-ulastiriy/</id>
<published><![CDATA[2017-11-14T11:52:23+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-11-14T11:52:23+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_B96CDD-3B3327-FCDE50-EBEA22-29F7CB-8865EE.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>16 Kasım, UNESCO’nun kuruluş yıldönümü anısına Uluslararası Hoşgörü Günü olarak anılıyor. 16 Kasım 1945 tarihinde kurulan UNESCO’nun kuruluş fikri, savaşların ancak insanların birbirini daha iyi tanıması ve verimli kültürel çeşitlilikleriyle onları birleştiren şeylerin ayıranlardan daha fazla olduğunu anlamasıyla engellenebileceğini temel alıyor. 1995 yılında UNESCO tarafından benimsenen Hoşgörü İlkeler Bildirgesi’nde farklı kültür ve kesimlerden insanların var olduğu, fotoğraf ve bilgilerinin yaygınlaştığı küreselleşen dünyada hoşgörü sürdürülebilir vatandaşlığın yapı taşı olduğu vurgulanıyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, hoşgörünün alçakgönüllülüğün kardeşi sayılabilecek değerlerden biri olduğunu söyledi.</div>
<div><br />
	</div>
<div>"Hoşgörünün karşıtı, katı olmaktır. Katılığın arkasında ise yine benmerkezcilik yatar” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, "Benmerkezcilikte düşünce katılığı söz konusudur. Düşünceler esnek olmadığı için de kişi karşı tarafı değil, kendi istek ve beklentilerini ön planda tutar. Muhatabının hatalarını görmezden gelemez. Hoşgörü, karşı tarafa hata yapma hakkı tanımaktır. Bir insanın her zaman haklı olması mümkün değildir; hoşgörü kişinin diğer insanların çıkarlarıyla kendi çıkarları arasındaki dengeyi kurması ve diğer kişilere inisiyatif, söz hakkı verebilmesi demektir” diye konuştu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Hoşgörü önyargıları yok eder</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Narsisizmin bu derece yükseldiği ve benmerkezciliğin bu denli ortada olduğu günümüzde en çok aşınmaya uğrayan değerin hoşgörü olduğunu ifade eden Prof.Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi: "Benmerkezcilik, önyargıları pekiştirir. Kişiyi, mantıklı düşünce yerine baskıcılığa, otoriter uygulamalara yöneltir ve sorunlara otoriter uygulamalarla çözüm bulmaya çalışır. Halbuki yapılması gereken, sorunları mantıklı düşünceler yardımıyla çözmektir. Önyargılar, mantıklı düşünmeyi engeller. Önyargıları yok etmek için ise hoşgörüye ihtiyaç vardır. Önyargılı kişi eleştirildiği zaman, eleştiren kimseye "Bu benim düşmanım” diye yaklaşırken, hoşgörülü kimse "Belki onun da bir bildiği vardır” diye düşünür. Toplumsal iletişim için hoşgörü önemlidir; hoşgörü insanların birbirlerini doğru anlamalarını sağlar.”</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Duyguları bastırmak hoşgörü değildir</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>İnsanların çevreyle ve kendileriyle olan ilişkilerinde hoşgörülü davranmalarının onları hem mutlu ettiğini hem de başarıya ulaştırdığını belirten Prof.Dr. Nevzat Tarhan, "Bu noktada mühim olan, kişinin ölçülü bir tutum sergileyebilmesidir. Kişinin duygularını bastırmak ile hoşgörülü olmayı birbirine karıştırmaması gerekir. Hoşgörü, karşı tarafın her dediğine "evet” demek değildir. Hoşgörü ve diyalog birbirini tamamlayan kavramlardır” diye konuştu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Hoşgörü için diyalog şart</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Hoşgörüyü hayata geçirebilmek için diyalog gerektiğine dikkat çeken Prof.Dr. Nevzat Tarhan, "Diyalog olduğu zaman hoşgörü uygulamaya geçer. Mesela yeni bir ilaç keşfedildiğinde; o ilaç insanlar üzerinde kullanılmadan, faydaları ve riskleri görülmeden iyi olduğu iddia edilemez. Hoşgörü de kulağa hoş gelen bir sözdür fakat bunun hayata, diyaloğa geçirilip uygulanmasının sonuçlarının görülmesi gerekir. Bu sebepten dolayı hoşgörü ve diyaloğun birlikte değerlendirilmesi gerekir” diye konuştu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Hoşgörü, farklı fikirlere saygıdır</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Hoşgörü aynı zamanda toplumda tolerans karşılığında da kullanılmaktadır. Karşı taraftaki insanların farklı fikirlerine tolerans gösterme anlamına gelir. Yaklaşık 250 sene önce Voltaire’in "Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum, fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım” sözü pozitif toleransın (hoşgörünün) en güzel örneğini göstermiştir. Bu davranış, aynı zamanda kendine güvenin işaretidir. Kendi fikrine güvenen insan hoşgörüye ve diyaloğa açıktır” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Evliliklerde pozitif hoşgörü ön planda olmalı</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>İnsan ilişkilerinde farklılıklar ve benzerlikler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, özellikle evlilikte pozitif hoşgörünün ön plana çıkması gerektiğini belirterek sözlerini şöyle tamamladı:</div>
<div>"Hoşgörülü kişi farklılıklardan değil, benzerliklerden hareketle karşısındakiyle ilişki kurmaya çalışır. Fakat hoşgörüsü zayıf insan benzerlikleri değil, farklılıkları görerek hareket eder. Mesela hoşgörüsüz kişi, 10 tane iyi davranışı değil, bir tane yanlış davranışı görür. Bunlar narsistik özellikteki kişilerdir. Kendi egolarını yüceltirler, diğer kişilerin egolarını değersizleştirirler. Hoşgörüsüz insanların mükemmeliyetçilik özelliği de vardır. Alçakgönüllü gibi gözüküp karşıdaki kişiden mükemmellik beklerler. Bu da gizli kibirden kaynaklanır ve evlilikteki en büyük problemlerdendir. Eşler birbirini düzeltmeye ve kendine benzetmeye çalışırsa karşı taraf kendini kötü hisseder ve çatışma çıkar. Hâlbuki herkes kendini düzeltmeye ve geliştirmeye çalışır; farklı yönleriyle değil, benzer yönleriyle diyalog kurarsa, biz bilinci oluşur. Evlilikte diyalog oluşması için pozitif hoşgörünün ön plana çıkması gerekir. Karşı tarafın benzerliklerinden hareketle onu anlamaya çalışmak burada kullanılacak etkili yöntemdir.”</div>
<div><br />
	</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Psikoterapide yeni dönem başlıyor!</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/psikoterapide-yeni-donem-basliyor-729/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/psikoterapide-yeni-donem-basliyor-729/</id>
<published><![CDATA[2017-11-07T11:57:57+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-11-07T11:57:57+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_996229-544F4B-AB31C3-9ED979-6C6F6F-81101A.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Sanal gerçeklik yöntemi ile başarılı sonuçlar alındığını ifade eden NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, kaygı ve korkunun etkili bir şekilde tedavi edilebilmesi için sadece konuşmanın ya da hayalde duyarsızlaştırma çalışmalarının yetmediğini belirterek sanal gerçeklikle ilgili şu bilgileri verdi:</div>
<div>"Kaygı, korku ve özellikle fobilerin tedavisinde bilişsel davranışçı terapiler etkilidir. Psikoterapi ile sadece kişiyi konuşarak tedavi etmekle kalmayıp , teknolojinin bize sağladığı imkanlarından da faydalanıyoruz. Kaygı bozuklukları ve fobilerin terapisinde; kişide buna yol açan düşünce ve imajların ortaya çıkarılması ve bunlarla ilgili aşamalı olarak duyarsızlaştırma çalışmaları yapılır. Kaygı ve korkunun tam olarak geçmesi için de kişinin kaygı ve korku veren durumla karşılaşması gerekir. Şimdiye dek bunlarla ilgili hayalde duyarsızlaştırma çalışmaları yapıyorduk. Fakat aslında korkunun ve kaygının tamamen ortadan kalkması için, kişinin o uyarana veya o duruma maruz kalması gerekir yani kişi gerçek hayatta o durumu yaşadığında bununla nasıl başa çıkacağını öğrenir. Mesela köpek korkusu üzerinde kişinin hatalı düşüncelerini fark etmesi, ona eşlik eden duygularını tanıması ve nasıl değiştirebileceği ile ilgili çok çeşitli yöntem ve teknik var. Bunu seans odasında yapıyorsunuz ama gerçek hayatta seans odasında deneyimlediği rahatlığı yaşayamıyor. Sanal gerçeklik kişinin o reailiteyi yaşamasını sağlıyor. Kişi üç boyutlu olarak bu gerçekliği yaşıyor.”</div>
<div><br />
	</div>
<div>Gerçek hayatta nasıl başa çıkacağını öğreniyor</div>
<div><br />
	</div>
<div>Bu yöntem kontrol edebildiğimiz bir durum imkanı sağlıyor çünkü kişi terapistin yanında kaygısını kontrol etmeyi başarıyor ama gerçek hayatta gerçek uyaranla karşılaştığı zaman ne yaşayacağını bilmediği için kaçma-kaçınma davranışları devam ediyor. Çünkü insan doğası gereği kendisini rahatsız eden durumlardan kaçar, insanın doğal bir tepkisidir bu. Kişi ancak güvenli durumda hissettiğinde ilerler. Bu yöntem sayesinde terapist eşliğinde ve onun rehberliğinde daha güvenli bir şekilde korkutan duruma yaklaşmasını sağlamış oluyoruz.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Kaygı veren uyaranlar terapi odasına taşınıyor</div>
<div><br />
	</div>
<div>Sanal gerçeklik yöntemi uygulama kolaylığı sağlıyor. İstanbul gibi bir şehrin koşullarında danışanımızla sürekli metroya binmek, asansöre binmek, uçağa binmek veya danışanımızın her zaman yanında olmak mümkün değil. Bu yüzden sanal gerçeklik uygulaması ile dış dünyada kaygı veren uyaranları terapi odasına taşımış oluyor ve orijinaline en uygun şekilde maruz kalmayı sağlamış oluyoruz.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Dolayısıyla sanal gerçeklik uygulaması; psikoterapiyi destekleyici, iyileşmeden önceki son noktaya kişiyi daha da hazır hale getiren bir yöntem. Çünkü kişi sanal gerçeklik ortamında kendisine kaygı ve korku veren o durumu deneyimleyebildiği zaman bir adım daha atmış olur. Kişi kaygı durumundayken, kaygı veren duruma maruz kaldığında kişide kaygı artar ve kaygı veren durumlardan kaçınır, kaçındıkça da kaygının sürmesini sağlar. Bu durumun ortadan kalkabilmesi için kişinin bir süre orada kalması gerekir. İşte sanal gerçeklik de bunu sağlamış oluyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Biofeedback ile beraber uygulanıyor</div>
<div><br />
	</div>
<div>Sanal gerçeklik uygulaması biofeedback ile beraber uygulanıyor. Bazen kişiler korkuyorum der ama kaygı seviyesi çok yüksek seviyede değildir ama kişiye çok yüksek geliyordur. Ya da tam tersi şekilde, korkmuyorum der ama aslında kaygı seviyesi yükselmiş ve fizyolojik uyarılma içindedir. Biofeedback bunun somut ölçeklerini de bize gösteriyor. Böylece kişi sanal gerçeklik gözlüğü ile birtakım sanal gerçeklik deneyimlemesi yaparken biz de ekranda onun ne gördüğünü ve gördüğüne nasıl bir fizyolojik tepki verdiğini izlemiş oluyoruz. Böylece onun maksimum anksiyetede kalacak şekilde yönlendirmeler yaparak maruz kalmasını sağlıyoruz. Kişi maruz kaldıkça bir süre sonra sönme dediğimiz olay gerçekleşir ve duyguda azalma başlar.</div>
<div>Biofeedback yöntemi, sanal gerçeklik uygulamasından önce de kullanılıyordu. Biofeedback’le kişiye kendi içsel süreçlerini tanıma ve yönetmeyi öğretiyorduk. Onu yaparken imajda da rahatsız eden durumu kişiye deneyimletiyorduk. Korku, kaygı, obsesif kompulsif bozuklukta duyarsızlaştırma çalışmaları yapıyorduk ama kişinin düşüncesinin içine giremediğimiz için düşüncelerde de kaçmalar olabiliyordu. Metroya ya da uçağa binmekten nasıl kaçıyorsa düşünmede de kaçmalar oluyor. Düşünmedeki kaçmaları kontrol edemiyoruz. Sanal gerçeklik uygulaması sayesinde kişinin tam olarak imajine etmesini sağlamış oluyoruz” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Kişinin fizyolojisindeki değişiklikleri izliyoruz</div>
<div><br />
	</div>
<div>Biofeedback uygulamasını ülkemize çok uzun yıllar önce getiren ve kullanan ekip olduklarını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, bu uygulamayı da şöyle anlattı:</div>
<div><br />
	</div>
<div>"Kişiye birtakım sensörler bağlıyoruz. Kişinin fizyolojisindeki değişiklikleri bilgisayar somutlaştırıp görsel ve işitsel sinyaller halinde bilgisayar ekranına getiriyor. İki tür sistem üzerinde çalışabiliyoruz: Otonom sinir sistemi ve merkez sinir sistemi. Merkezi sinir sistemi dediğimizde kişinin kafasına birtakım elektrotlar takarak beyin dalgalarının aktivitesini EEG sinyallerini görsel işitsel sinyallerle bilgisayara yönlendiriyoruz. Otonom sinir sistemine bağlı solunum, deri direnci, cilt ısısı ve kalp ritmi gibi değişikliklerini de birtakım sensörler aracılığıyla aynı şekilde ekranda izleyebiliyoruz. Kişinin biyolojik işleyişindeki değişimleri feedback olarak kişiye tekrar gösterdiğimizde sistem kendi regülasyonu içinde onu kullanıyor. Kişiler terapistin de rehberliğinde kısa sürede zihinle beden arasındaki bağı fark edip kontrol etmeyi öğreniyor.”</div>
<div><br />
	</div>
<div>Sanal gerçeklik nasıl uygulanıyor?</div>
<div><br />
	</div>
<div>Uzman Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, sanal gerçeklik yönteminin uygulanmasıyla ilgili olarak da şunları söyledi: "Kişiye bir gözlük takılıyor. Kişi üç boyutlu bir şekilde ortamda gibi kendini deneyimleyebiliyor. Terapist de bilgisayar ekranından o anda kişinin ne gördüğünü iki boyutlu olarak gözlüyor. Biofeedback’ten gelen sinyalleri izleyerek anksiyetesindeki artma ve azalmaları takip edebiliyor ve ona göre hastaya anında rehberlik edebiliyoruz.”</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Dünyanın yazde 5'i depresyonda</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/dunyanin-yazde-5-i-depresyonda-919/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/dunyanin-yazde-5-i-depresyonda-919/</id>
<published><![CDATA[2017-02-27T05:23:07+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-02-27T05:23:07+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_C282CA-DB2570-A29554-3A5415-C06C75-EB981E.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Bu rakam dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ine tekabül ediyor. 2007’den bu yana depresyonda olan kişi sayısında yüzde 18’lik artış olduğu belirtilirken vakaların genelde düşük ve orta gelir seviyesindeki ülkelerde olduğu belirtildi.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Rapora göre geçtiğimiz yıldan itibaren depresyon konulu 23 bin 415 haberin medyaya yansıdığı tespit edildi. Medyaya yansıyan başlıklardan en dikkat çekici olanı Türkiye’de yaklaşık 3 milyon 260 bin kişinin depresyonda olduğunun belirtilmesi oldu. Raporda kadınların erkeklere oranla depresyon ve ankisiyete hastalıklara daha yatkın olduğu saptandı. Türkiye’nin sağlık problemleri arasında önemli bir başlık olarak nitelendirilen depresyon, uzmanların öngörülerine göre 2030 yılında daha yaygın bir hale gelecek.</div>
<div><br />
	</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Çocuğunuzun depresyonda olduğunu nasıl anlarsınız?..</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/cocugunuzun-depresyonda-oldugunu-nasil-anlarsiniz-/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/cocugunuzun-depresyonda-oldugunu-nasil-anlarsiniz-/</id>
<published><![CDATA[2017-02-11T14:03:08+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-02-11T14:03:08+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_9CB4C3-E2E259-331F03-A3939E-6C111D-ED0EA9.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Çocuklarda görülen ani davranış değişikliklerini sadece çocuk olmalarıyla açıklamak doğru bir yöntem değil. Günümüzdeki çok sayıda çocuk hayatta ilk adımlarını büyük bir güvensizlikle atıyor. Peki çocukluk çağı depresyonu nedir? Çocuğunuzun depresyonda olduğunu nasıl anlarsınız? Bu tip durumlarda anne ve babalara ne gibi görevler düşüyor? Bu ve buna benzer tüm merak edilen soruların yanıtlarını İstinye Üniversite Hastanesi’nden Psikolog Duygu Başak Gürtekin veriyor:</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">ANNE-ÇOCUK İLİŞKİSİ TEMEL BELİRLEYİCİ</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Dünyaya gelirken her birimiz çevreyi algılamak ve etkileşime girmek için temel bazı yetilerle donatılmış bir şekilde geliriz. Aslında bu donanım bebeğin henüz birkaç haftalıkken dahi yüz yüze etkileşime olan ihtiyacına ve bu ihtiyacının özellikle ebeveyn ile ilişkisindeki yerinin önemine işaret eder. Gelişimine devam eden bir bebek, erken çocukluk ve çocukluk dönemlerinde bağlanma, uyumlanma ve etkileşim ihtiyacı ile büyür. Bu etkileşimler sırasında anne ile bebek arasındaki ilişki çocuğun ilk bakım verenleri ve ebeveynleri ile kurduğu güvenli temas, çocuğun en önemli duygusal ihtiyaçlarına dair temel taşlarını oluşturmada çok önemli bir rol oynar. Çocuğun gelişimsel sürecinde anne ile arasında oluşması beklenen bu temel bağ, çocuğun dış dünyaya karşı güven duygusunun oluşmasında da oldukça büyük bir yere sahiptir. Bu bağın ve beraberinde temel güven duygusunun gelişmediği durumlarda çocuğun beklenen seyirdeki duygu durum tablosu değişime uğrar. Çocuğun gelişimsel dönemlerine göre gözlemlendiğinde, beklenmeyen duygu durum değişimlerinin olması ve beraberinde iletişim problemleri, olumsuz davranışlar, depresif ruh hali gibi görünür belirtiler yaşanması bize çocukluk çağı depresyonunu işaret eder.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">HANGİ BELİRTİLERLE ORTAYA ÇIKAR?</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Çocukluk çağı depresyonunun temel belirtileri gelişimsel dönemlere göre farklılık göstermekle beraber genel hatları ile şu şekilde özetlenebilir; çocuğun sosyal hayattan, çevresinden, arkadaşlarından ve ailesinden belirgin şekilde uzaklaşması, iştah ve kilo kaybı yaşaması, uyku probleminin ortaya çıkması, sürekli yorgun hissetmesi ve oynamaya dahi ilgisinin azalması, akademik başarısında düşüş, ölümden sık sık bahsetmeye başlaması, stres ve üzüntüye bağlı gelişen baş ve mide ağrısı gibi fiziksel semptomlar. Dikkat edilmesi gereken diğer noktalar ise; daha önce hoşlandığı şeyleri yapmaya dair isteğinin belirgin şekilde kaybolması, gelişimsel sürece bağlı kazanılan yetilerin kaybolması, umutsuzluk, çaresizlik ve mutsuzluk gibi duyguların ön plana çıkması, bunların beraberinde gelen ağlama krizleri, nedeni bilinmeyen öfkelenme ve etrafa zarar vermeği isteğidir. Fakat bu belirtilerin her çocukta farklı şekillerde görülebilme olasılığını unutmamamız ve yolunda gitmeyen şeyler olduğunu gözlemlediğimiz anda bir uzmana danışmamız gerekir.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">DEPRESYON ÇOCUKLUK DÖNEMLERİNDE FARKLI BELİRTİLER GÖSTERİR</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Depresyon tıpkı erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da her yaşta ve farklı gelişimsel dönemlerde meydana gelebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar özellikle 0-18 ay süresince oluşan anne – bebek ilişkini takiben çok farklı semptomların görülebileceği yönünde bulgular sunmaktadır. Çocukluk çağı depresyonu 4 yaşında bir çocukta farklı belirtilerle gözlemlenirken, 15 yaşında bir ergende çok farklı belirtilerle kendini gösterebilir. Bu noktada tanı koyabilmeyi ve belirtileri gözlemlemeyi kolaylaştırmak adına bulguları 3 farklı gelişimsel dönem olarak ayırmak mümkündür. Bunlar okul öncesi (0-6 yaş), okul çağı (6-12 yaş) ve ergenlik dönemi (12-18 yaş) olarak adlandırılabilir. Bu evreler arasındaki belirleyici farklılıklara bakıldığında özellikle okul öncesi dönemi bebeklikten itibaren ele almak gerekir. Bebeklik depresyonu diye de adlandırılan anne ile bebek arasında gelişmekte olan bağın herhangi bir nedenle uğradığı duygusal kayıp, bebekte huzursuzluk, beslenme bozuklukları, aşırı ağlama ve diğer fiziksel semptomlar olarak karşımıza çıkabilir. Daha sonra erken çocukluk olarak adlandırdığımız dönemde en belirgin belirtiler ilgisizlik, üzüntülü ruh hali, iştah ve kilo kaybı, uyku bozuklukları olarak özetlenebilir.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">ERGENLİK DÖNEMİNDE ÇOCUĞUNUZLA İLETİŞİM KURUN</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Okul çağında olan bir çocuğa dair düşünüldüğünde, hem çocuğun kendisinden hem de ailesinden bilgi almak çok önemlidir. Özellikle ailede yaşananların çocuklar üzerinde doğrudan etki ettiği ve sistemik olarak etkisi altında kalınan konuların bazen umutsuzluk ve üzüntü hissinin aşırı yoğunluğu ile intihar düşüncelerine doğru evrildiği gözlemlenebilir. Bu nedenle bu dönemde hem ailenin hem de çocuğun kendisinin vereceği bilgilerin dikkatle dinlenilmesi, çocuğun okul, sosyal ve aile yaşamının bilinmesi çok önemlidir. Son olarak, ergenlik dönemindeki depresyonun diğer gelişimsel dönemlerden farklı olarak daha riskli olabileceği ve yetişkin depresyonuna benzer özellikler taşıyabileceği unutulmamalıdır. Ergenlikte sıklıkla karşımıza çıkan tablolar, alkol ve madde kullanımı veya risk barındıran faktörlerin olduğu durumlardır. Bunların beraberinde şiddeti yükselebilecek olan depresif mood ve davranış bozukluklarının dikkatle gözlemlenmesi ve en kısa sürede ele alınması gerekir. Bu dönemde depresyona, kaygı bozuklukları ve uyum problemleri sıklıkla eşlik edebilir. Her bir gelişimsel dönemde çocuklarımızı dinlemeye ve anlamaya açık bir şekilde iletişim kurmak bu konuda en önemli koruyucu faktörlerden biridir, bu nedenle çocuklarımızla kurduğumuz ilişkinin kalitesi her yaşta çok değerli ve çok önemlidir.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">EBEVEYNLERDEKİ DEPRESYON ÇOCUKLARI DA ETKİLİYOR</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Aile aslında küçük bir sistemdir, bu açıdan bakıldığında iç içe geçmiş bir şekilde dönen çarkların sadece birinde yaşanan küçük bir aksaklıkta dahi bütün sistemin etkilendiği örneğini vermek yerinde olacaktır. Elbette erişkin depresyonu yaşayan ebeveynlerin hem davranışsal hem de ilişkisel problemlerinin evin içerisinde görünmez kılınması mümkün değildir. Bu konuda hem genetik yatkınlık hem de yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlar bize, anne ve babada depresyon deneyimi olduğu bilinen ailelerin çocuklarında, depresyon görülme oranın yüzde 50 olduğunu söylüyor. Biyolojik, sosyal ve psikolojik faktörlerin beraberinde gelişen depresyon aile içerisindeki tek bir bireyde görüldüğünde dahi, sonrasında diğer üyeler üzerinde de iz bırakan bir noktaya ulaşabiliyor. Bu nedenle durumu değerlendiren uzmanın aile görüşmeleri yapması ve konuyu sistemik bir yaklaşımla ele alması depresyon tedavisi ve sonrasında önemli bir rol oynamaktadır.</div>
<div><span style="font-weight: bold;"><br />
		</span></div>
<div><span style="font-weight: bold;">HANGİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ UYGULANABİLİR?</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Aslında depresyonun şiddetine ve türüne göre pek çok farklı yöntemle tedavi uygulanabilir. Bu süreçte en çok dikkat edilmesi gereken husus etik duyarlılıkla hizmet verebilecek doğru uzmanlarla çalışılmasıdır. Bu tedaviler, etkinlik düzeyi ve etki alanı açısından danışanın bulunduğu yaş grubu ile özel olarak çalışan çocuk-ergen psikiyatristi, uzman klinik Psikolog ve Pedagog desteği ile bütüncül bir bakış açısı ile yürütülmelidir. Depresyonun şiddeti ve deneyimlenirken çocuğun yaşadığı özel durumlar göz önünde bulundurularak pek çok farklı yöntemle tedavi kolaylıkla sonuç verebilir. Hastanemizde de bu konuda post-modern psikoterapi ekolleri arasında sayabileceğimiz pek çok farklı tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Özellikle bu konuda çocuklarla çalışırken; sanat terapisi, kısa süreli çözüm odaklı terapi, oyun terapisi ve aile terapisi hizmetlerinden yararlanmakta fayda vardır. Çocuk–ergen grubuyla çalışırken sürece adaptasyon ve ailenin tedavi süreci dışında kalmadan eşlik edebilme hali sonuç alabilmek adına oldukça önemlidir. Çocuğun/ergenin terapi sürecine dair motivasyonu uygulanan tedavi yöntemlerine bağlı olarak belirgin düzeyde farklılık gösterebilir. Bu nedenle değerlendirme görüşmelerinin derinlikli yapılması, çocukla doğru iletişimin kurulması onu tanımak ve onun için en uygun sistemle çalışmak bu alandaki uzmanlar olarak en temel sorumluluklarımızdan biridir. Klinik tedavide, çocuk grubunda ilaçlı desteğini ikinci planda tutarak, önce ilişkisel bir desteğin sunulması, bu süreçte doğru bir değerlendirme ve ailenin katılımı ile yeterli bilginin toplanması çok önemlidir. Tedavi sürecinin ilaç desteği gerektirdiği durumlarda çocuk alanında uzman bir psikiyatrist tarafından destek alınması ve terapi süreci ile ilaç takibinin destekleyici şekilde sürdürülmesi, bu konuda izlenebilecek en doğru yol olarak görülmektedir.</div>
<div><br />
	</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Çarpıntınızın ve iştahsızlığınızın nedeni aşk olabilir!..</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/carpintinizin-ve-istahsizliginizin-nedeni-ask-olab/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/carpintinizin-ve-istahsizliginizin-nedeni-ask-olab/</id>
<published><![CDATA[2017-02-10T11:48:17+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-02-10T11:48:17+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_C0D630-A301D6-C8FBE8-5B183B-0A62EE-3744CD.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Her insanın hayallerini süsleyen ‘aşk’ın, sadece duygusal değil aynı zamanda fizyolojik bir durum olduğunu belirten Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır İçerenköy Hastanesi ve Levent Tıp Merkezi Ruh Sağlığı Hastalıkları Uzmanı Dr. Esra Uğurlu Koçer, ‘aşk’ın meydana getirdiği fizyolojik ve duygusal değişimleri anlattı:</div>
<div><br />
	</div>
<div>Aşk, sanki yıllardır eksikliği hissedilen, bulunduğunda da hayatın tüm anlamının değişeceğine inanılan bir duygu olarak tanımlanabilir. Eksikliğini tamamlama isteği ve tamamen bir arama davranışıyla yola çıkan insanoğlu, bulduğunda da bu duyguya adanmışlık hissi ile teslim olur. Öyle bilinçli bir durum da olmadığı için genellikle tercihler söz konusu olmaz. "Başa gelen çekilir” gibi, başa gelince yaşanan bir durum olarak devam eder.</div>
<div><span style="font-weight: bold;"><br />
		</span></div>
<div><span style="font-weight: bold;">BEYNİME BİR HALLER OLUYOR!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Aşk, sadece duygusal değil aynı zamanda fizyolojik bir süreçtir. Aşık olan kişinin davranışlarında değişiklikler ortaya çıkar. Bu değişiklikleri de fizyolojik süreçler belirler. Aşk, insan beyni için bir çeşit haz kaynağıdır. Bu sistem, ödül ile yakından ilişkili dopamin (DA) salınımı ile aktive olur (haz, keyif). Dopamin ile ilişkili bu sistem, seratoninin (mutluluk hormonu) de azalmasına sebep olur. Aynı zamanda ‘sevgi hormonu’ olarak bilinen oksitosinin salınımı ile birlikte bağlanma mekanizması devreye girer. Bağımlı kişilerde de benzer mekanizmalar çalışır.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">ÇARPINTI, TİTREME, İŞTAHSIZLIK!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Aşık olan kişide davranış değişiklikleri görülmeye başlanır. Öncelikle enerji artışı ortaya çıkar. Özellikle aşık olduğu kişi ile karşılaştığında çarpıntı, ellerde titreme, uykusuzluk, iştahsızlık ortaya çıkar. Tıpkı bağımlılarda olduğu gibi aşkından uzak kaldığında yoksunluk içine girer, takıntılı bir hal alır ve bir an önce ona ulaşmak için hızlı ve kontrolsüz hareket etmeye başlar. Bu kontrolsüz hareketler de hata yapmasını kolaylaştırır. Yani aşkın başlangıcındaki mutlu enerji artışı yerini bir süre sonra huzursuz bir enerji artışı haline bırakır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Ayrıca insan beyninin içinde bulunan amigdala bölgesi, tehdit ile ilişkili en önemli alandır. Amigdala, aşık olduğunuz kişinin yanındaysanız daha az çalışmaya başlar ve böylece başlangıçta (kısa bir süre de olsa) aşk hayatınıza huzuru getirmiş olur.<br />
	<span style="font-weight: bold;"><br />
		</span></div>
<div><span style="font-weight: bold;">EVET AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Beynin bazı bölgeleri (medialfrontal alanları) empati ile doğrudan ilişkilidir. Aşık olduğumuzda karşımızdaki kişiye karşı toleransımız öyle çok artar ki, hatalarını görmemeye başlarız ve onunla ilgili eleştirilere kapalı hale geliriz. Buna bağlı olarak da etrafımızdaki diğer insanlara karşı toleransımız azalır. O ne diyorsa doğrudur, yaptığı her şey normaldir. Yani bir anlamda ‘aşkın gözü kör’dür.</div>
<div><span style="font-weight: bold;"><br />
		</span></div>
<div><span style="font-weight: bold;">DEVRİLMEDEN EVRİLMEK ÖNEMLİ!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Aşkın getirdiği huzur başlangıçtaki yüksek enerji ve motivasyon ile sürmez. Kişi bir süre sonra normal hayatına devam edebilmek için bu enerjinin azalmasına ihtiyaç duyar. Bu süreçleri sağlıklı bir şekilde geçiren kişi hayatına huzurlu olarak devam eder. Yani, sağlıklı bir aşk, insanoğlunun evrimini tamamlamasına, bir anlamda yaşam döngüsünde devrilmeden evrilebilmesine olanak sağlar.</div>
<div><br />
	</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Karanlık mekanda çalışmak hamile kalmayı zorlaştırıyor</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/karanlik-mekanda-calismak-hamile-kalmayi-zorlastir/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/karanlik-mekanda-calismak-hamile-kalmayi-zorlastir/</id>
<published><![CDATA[2017-01-06T13:59:22+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-01-06T13:59:22+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_7B11A3-E3555C-427FD6-B3EE45-F8F440-36B272.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Vücutta önemli görevlere sahip, yağda çözünen bir vitamin olan D vitamini, çoğunlukla güneş ışınlarının etkisiyle deride oluşur. Yeterli miktarda alınan D vitamini, özellikle kemik erimesini önlerken sağlıklı kemik ve kas yapısı oluşumunu sağlar. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Çağcıl Yetim, son yıllarda yaşam şartlarının değişimine paralel olarak kapalı mekanlarda daha fazla zaman geçirilmesinin, güneş görmeyen ve karanlık mekanlarda çalışılmak zorunda kalınmasının D vitamini eksikliğine yol açtığını, bunun da dolaylı olarak gebeliği negatif etkileyen bir faktör olarak ortaya çıktığını belirtti. Yrd. Doç. Dr. Çağcıl Yetim, son dönemde kış saati uygulamasından vazgeçilmesiyle, karanlıkta geçirilen zamanın daha da arttığına dikkat çekti. Son yıllarda yapılan araştırmalarda D vitamininin özellikle üreme organlarına önemli etkileri olduğunun ortaya konduğunu söyleyerek, bu vitaminin eksikliğinin ise kadın ve erkekte kısırlığı artırdığı kaydetti. Yrd. Doç. Dr. Çağcıl Yetim, konuyla ilgili şu bilgileri verdi;</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">ANNEDEN ÇOCUĞA MİRAS KALIYOR</span><br />
	<br />
	</div>
<div>"Son yıllarda pek çok insanın güneş ışınlarına bağlı cilt kanseri oluşması korkusuyla güneşe çıkmaktan kaçınması, güneş koruyucularını çok fazla kullanması, çevre kirliliği, yetersiz beslenme gibi etkenler D vitamini eksikliği sorunu ile daha sık karşılaşmamıza yol açıyor. Son yıllardaki çalışmalarda D vitamininin kadınlarda her adet döneminde veya kısırlık tedavisi sırasında, gelişen yumurta sayısını ve kalitesini artırdığı, yumurtanın sperm tarafından döllenmesini, rahim içi kalınlığı ve oluşan bebeğin rahime tutunmasını kolaylaştırdığı ve böylece gebelik oluşma şansını gerek tüp bebek tedavilerinde gerekse diğer kısırlık tedavilerinde olumlu yönde artırdığı ortaya konmuştur.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Araştırmalar, gebelik döneminde D vitamini eksikliği yaşayan annenin dünyaya getireceği kız çocuklarında gelişim sürecinde ‘hipotalamik fonksiyonun’ bozularak adet düzensizliği ve buna bağlı olarak gebelik potansiyelinin azalması gibi problemlere yol açabildiğini göstermektedir. Erkeklerde ise sperm sayısı azlığı ve hareket yavaşlığı sorunlarını yaşayan kişilerde D vitamini takviyesinin, özellikle sperm hareketini hızlandırarak, ayrıca sperm sayısında da bir miktar artış sağlayarak yumurta döllenmesini artırdığı söylenebilir.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNİN NEDENLERİ</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Yetersiz güneş maruziyeti, D vitamini barındıran gıdalardan yetersiz beslenmek, D vitamininin bağırsaktan yetersiz emilimi, karaciğer veya böbrek hastalığı olanlarda D vitamininin etkin formuna dönüşememesi ve ayrıca bazı ilaçlar, D vitamini eksikliğine sebep olabilir. D vitamini eksikliği ve yetersizliği tanısı kanda bakılan D vitamini (25OHD) düzeyleri ile konabilir. 30 ng/ml üzeri normal, 20-30 ng/ml arası D vitamini yetersizliği, 20 ng/ml altı D vitamini eksikliği olarak tanımlanır.</div>
<div><span style="font-weight: bold;"><br />
		</span></div>
<div><span style="font-weight: bold;">DOĞAL KAYNAKLARI TERCİH EDİN</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Günlük D vitamini gereksinimi kollar, bacaklar ve yüzün 20 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilir. Gerekli güneş ışığı miktarı; kişini yaşı, deri rengi, maruziyet süresi ve varsa diğer tıbbi sorunlara göre değişir. D vitaminin deri yoluyla vücuda alınması, yaşın ilerlemesiyle azalmaya başlar. Deri rengi koyu olan kişilerde, yeterli D vitamininin deride oluşması için özellikle kış aylarında uzun süreli gün ışığına gereksinim vardır. Güneş koruyucuları (20 faktör ve fazlası) kullananlarda deride D vitamini oluşamaz.</div>
<div><br />
	</div>
<div>D vitaminin diğer önemli kaynağı gıdalardır. Bazı gıdalarda D vitamini doğal olarak bulunur. Özellikle yağlı olan tuzlu su (deniz) balıklarından somon, sardunya ve ton balığında, tereyağ, süt, yulaf, tatlı patates, yumurta sarısı, sıvı yağlarda bulunur. Bitkilerden maydanoz, ısırgan otu, yoncada mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir. Ayrıca D vitamini eksikliği olması halinde takviyesi D Vitamini preparatları ile yapılır.</div>
<div><span style="font-weight: bold;"><br />
		</span></div>
<div><span style="font-weight: bold;">FABRİKA VE EGZOZ DUMANLARI NEGATİF ETKİ YAPIYOR</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Sisli havaların sık olduğu bölgeler, fabrika dumanları veya araba egzoz dumanları ile aşırı kirlenen havanın solunduğu alanlar, kapalı giyim tarzı tercihleri yeterli D vitamini oluşumunu engeller. Genel olarak, erişkinlerde normal D vitamini düzeylerini sağlamak için gereken D vitamini dozu 400- 800 IU’dir. Bu miktarda D vitamini içeren bir takviyenin alınması yeterli olacaktır.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">FAZLASI DA ZARAR</span><br />
	<br />
	</div>
<div>D vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğundan D vitaminin gereğinden fazla alınması, D vitamini zehirlenmesi denilen bir tablo yaratır. Bu durumda kan kalsiyumu yükselir ve buna bağlı sağlık sorunları ortaya çıkabilir. Bu durumu önlemek için ilaç prospektüsleri dikkatli okunmalı, D vitamini içeren birkaç ilaç bir arada alınmamalıdır. Örneğin multivitaminler ve D vitamini preparatları bir arada alınmamalıdır.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Oturma odanızı olay yerine çevirmeyin</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/oturma-odanizi-olay-yerine-cevirmeyin-618/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/oturma-odanizi-olay-yerine-cevirmeyin-618/</id>
<published><![CDATA[2017-01-06T10:42:14+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2017-01-06T10:42:14+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_797F76-E48AF0-67210B-64136A-50056D-586F12.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Uzman Klinik Psikolog Mehmet Başkak, medya ve sosyal medya aracılığıyla yayılan tehlike hakkında önemli bilgiler verdi:</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">BU BENİM DE BAŞIMA GELEBİLİRDİ</span><br />
	<br />
	</div>
<div>"Olayların tekrar tekrar görüntülenmesi akıl sağlığı üzerinde dala büyük bir etkiye sahiptir. Olay yerinde bulunmayan insanlar, bu görüntüleri izlerse depresyon ve yaygın anksiyete bozukluğu, uyku bozuklukları, evde kalma, seyahatleri iptal etme arzusu ve travmayı hatırlatıcı şeylerden kaçınılması gibi psikolojik sıkıntılara benzer tepki verebilirler.</div>
<div><br />
	</div>
<div>İzleyiciler kendilerini sıklıkla kurbanlarla özdeşleştirip ‘bu benim de başıma gelebilir’ diye düşünüyor. Kendinizle kurbanlar arasında benzerlik kurma düzeyiniz ne kadar yüksekse, psikolojik sıkıntı düzeyiniz de o kadar yüksek olacaktır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Medya aracılığıyla görüntülere tekrar tekrar maruz kalmak, travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini daha da artırabilir, kötüleştirebilir.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">GÜNDE 6 SAAT İZLEYENLER...</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Medyada yer alan görüntüleri günde altı saat veya daha fazla izleyenler, her haber kanalında aynı olayı tekrar tekrar takip edenler, sosyal medyada aynı konudaki paylaşımları okumaya devam edenler, genellikle saldırı mekanının yakınındakiler kadar etkilenirler. Bu etkiler, televizyon, sosyal medya, video, basılı yayın ya da radyo yoluyla her saat başı, haber bombardımanına maruz kaldıkça artar. Bu da savunmasız insanlarda stres bozukluğu tepkisini artırabilir, uzatabilir.</div>
<div>ABD’de yapılan araştırmalarda, 11 Eylül saldırılarından ve Irak Savaşı'ndan dört saatlik veya daha fazla şiddetli görüntü ve videolarına günlük olarak tekrar tekrar maruz kalınmasının, üç yıl sonrasına kadar fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkların artmasına neden olabileceği bulundu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">SOSYAL MEDYA DAHA TEHLİKELİ</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Kullanıcılar, geleneksel medya organları tarafından gösterilmeyecek şiddetli olayların sansürsüz görüntülerini ve videolarını paylaşma eğiliminde oldukları için, sosyal medya belki de daha büyük bir risk sunuyor. Bradford Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde yapılan araştırmada, sosyal medyada çıkan şiddetli haberlerin travmaya neden olabileceği riski ortaya konuldu.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">ÇOCUKLAR ASLA İZLEMEMELİ</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Uzman Klinik Psikolog Mehmet Başkak, toplumu derinden sarsan kötü olayların olumsuz etkisinin olay yerinden yüzlerce kilometre uzakta olan ve fakat haberlerine sürekli maruz kalan insanlarda da ciddi psikolojik sıkıntılara sebep olabileceğini belirterek yapılması gerekenler konusunda şunları söyledi:</div>
<div><br />
	</div>
<div>"Çocuklar, olayı izledikten veya konuştuktan sonra endişe veya davranış değişikliği belirtileri yaşıyorsa, ebeveynler onlara duygusal destek sağlamak ve onları korumak için orada olduklarını hatırlatmalıdır. Çocuklar konu hakkında soru sorduklarında, öncelikle onların ne bildiğini anlamak ve güvende olduklarını hissettirecek açıklamalar yapılmalıdır. Gerekirse profesyonel destek almalılar.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Yetişkinlerin, medyadaki şiddet olaylarını ne kadar izlediklerini kontrol etmeli ve psikolojik sıkıntıya neden oluyorsa olayla ilgili takiplerine oto sansür uygulamaları gerekir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Görüntüleri iki veya üç gün izledikten sonra üzgün olursanız, bu görüntüleri takip etmeyi sınırlamanız gerekir; çünkü bu, bilgiyi işlemede ve tolere etmede zorluk yaşıyorsunuz demektir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Uyku zorluğu, sıçrayarak uyanmak, benzer içeriklerde kabuslar görmek, dışarıya çıkmak istememek, hiçbir şeyden keyif almamak, herşeyin anlamsız gelmeye başlaması, dışarılara gitmekten çekinmek, günler sonra olayları elinizde olmadan hayal etmek ya da bilgileri tekrar düşünmek, travmatik etkiye sahip olaya ve ilgili haberlere maruz kalmanın akıl sağlığınızı etkilediğinin işaretleridir. Bu belirtiler yaşanan kötü olaylardan psikolojinizin ağır şekilde etkilenmeye başladığının göstergeleridir ve asla hafife almadan bir uzmandan destek alınmalıdır.”</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">"Piyango çıkacak" duygusu çıkmış kadar zevk yaşatıyor!</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/piyango-cikacak-duygusu-cikmis-kadar-zevk-yasatiyo/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/piyango-cikacak-duygusu-cikmis-kadar-zevk-yasatiyo/</id>
<published><![CDATA[2016-12-27T11:05:46+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2016-12-27T11:05:46+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_272305-DBD2A6-6C8896-428E57-0F721F-E3512A.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şans oyunlarına yönelik merakımızın beynimizdeki ödül ve ceza sisteminin çalışmasıyla yakın ilişkili olduğunu söyledi.</div>
<div>"İnsan beyninde ödül ve cezayı en çok harekete geçiren şey beklenmeyen ödüllerdir” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şu değerlendirmelerde bulundu:</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Para haz duygusuna veriliyor!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>"Öyle ki beklenmeyen ödüllerin gelmesi kişiye müthiş keyif veriyor. Bunu beklemek de aynı zevki veriyor. Çıkmasa dahi çıkacak ihtimali kişiyi geçici de olsa mutlu ediyor. Para bilete değil haz duygusuna veriliyor. Bir bakıma kumarın nörobiyolojisi olarak bilinen bir mekanizma bu...</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Çıkacak duygusu çıkmış zevkini yaşatıyor</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Bir şey çok arzulandığında o kişide realite körlüğü oluşuyor. Kişi çıkmama ihtimalini görmüyor ve çıkma ihtimaline odaklanıyor. Çıkacağına inanıyor. Yapılan araştırmalar gösterdi ki bir kişi yemek yemeyi seyreder ve hayal ederse, beynin yemek yerken aktif hale gelen bölgesi çalışıyor ve kişiye aynı zevki veriyor. Piyango biletleri de öyle. Çıkacak duygusuyla kişi çıkmış zevkini yaşayabiliyor.”</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Beyin yanıltılıyor!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Bu durumu en iyi tiyatrocuların bildiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, "Tiyatrocu yaşadığı rolü hissederse onu en iyi şekilde yansıtır. Tiyatroda, oyun eğitiminde bu uygulanıyor. Rolle ilgili duygu çalışması yapılıyor. Piyangoda da benzer durum oluşuyor, para çıkmış gibi bir haz veriyor, bu lezzet ise kişide bağımlılık yapıyor. Beyne bir bakıma rüşvet veriyor kişi, beyni yanıltıyor. Kişi negatif duygularını gidermek için bu girişimde bulunuyor. Gerçek hayatta başaramadığını hayaliyle yapıyor, kendini avutuyor. Avutma psikolojisi gerçeklerden kaçma psikolojisi bir anlamda. Emek ve çile yolundan ziyade kişi kolaycılığı seçiyor, bu insanın doğasında olan bir durum” dedi.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Çok para travmaya neden oluyor!</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Prof. Dr. Tarhan, "Şans oyunlarında ikramiye kazananları konu alan araştırmalar var. Gözlemlerde kişilerin kurulu düzenlerinin bozulduğu, yaşamlarının kötüye gittiği ve evliliklerinin bozulduğu ortaya çıktı. Öyle ki eski günleri arar hale geldikleri gözlemlendi. Bu parayı sağlıklı yatırıma dönüştürebilen çok az. Bir anlamda kişi çok parayla travma yaşıyor. Zihinsel ve duygusal olarak parayı kullanamadığı için ruhsal sorunlar yaşıyor. Zamana bıraktığı ve yaşayamadığı birçok hazzı bir anda yaşamaya kalkıyor, böylece de kişinin zevk ve ödül dinamiği bozuluyor” diye konuştu.</div> ]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">İntihar eğilimini belirleyen kan testi geliştirildi</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/intihar-egilimini-belirleyen-kan-testi-gelistirild/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/intihar-egilimini-belirleyen-kan-testi-gelistirild/</id>
<published><![CDATA[2016-08-04T06:30:35+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2016-08-04T06:30:35+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_C5F5F0-07792B-A1FDD5-EAE60B-1A5552-D2EC11.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Dönüşümsel Psikiyatri adlı bir bilimsel yayında yer alan araştırmaya göre, intihara eğilimli insanlarda belirli bir enzimin faaliyetinin azalması, beynin korunması için önemli olan bir molekülün üretimini azaltıyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmaya öncülük eden Sydney'deki Mcquarie Üniversitesi'nden Profesör Gilles Guillemin "Şu anda intihar eğiliminin ardındaki biyolojik mekanizmayı çok daha iyi görüyoruz. Bir sonraki adım intihar riski taşıyan insanlardaki quinolinik ve pikolinik asitleri tespit edebilecek basit bir kan testi." diyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Guillemin ayrıca bu kan testinin iki ya da üç yıl içinde yaygın bir şekilde kullanılabileceğini ve psikologlarla psikyatrlara intihar riski teşhislerini doğrulama şansı vereceğini söylüyor.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold; font-size: 14pt;">Fazla üretilen enzim</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Professör Guillemin uluslararası ekibi üç yıl önce quinolinik asit adlı bir nörotoksinin intihar eğilimiyle doğrudan bağlantılı olduğunu keşfetti.<br />
	<br />
	</div>
<div>Bu asitin fazla olması beynin ruh hali ve davranışı düzenleyen bölümlerindeki nöronların faaliyet biçimini değiştiriyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Son çalışmada da intihar eğilimli insanlarda beynin korunması için önemli bir molekül olan pikolinik asitin daha az üretildiği saptandı.<br />
	<br />
	</div>
<div>Çalışmada aynı zamanda, antidepresan ilaçlar kullanan intihar eğilimli insanlarla, kullanmayanlarda aynı biyolojik değişikliklerin görüldüğü belirlendi.</div> ]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Depresyona kan testi ile doğru ilaç</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/depresyona-kan-testi-ile-dogru-ilac-433/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/depresyona-kan-testi-ile-dogru-ilac-433/</id>
<published><![CDATA[2016-06-07T07:00:42+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2016-06-07T07:00:42+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_CDA566-AFF4FB-9BB84D-3B6EE8-A6D937-3BD9C1.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Doktorlar halen hasta için en iyi depresyon ilacını deneme yanılma yöntemiyle bulmaya çalışıyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>İlk ilaçlar çoğu zaman işe yaramıyor, tedavide zaman kaybı olabiliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Londra'daki Kings College Üniversitesi'nden araştırmacılar, bir kan tahlili ile en doğru tedaviyi belirlemenin mümkün olacağını söyledi.<br />
	<br />
	</div>
<div>Buna göre tahlil sonucunda kanında iltihap bulunan depresyon hastalarına, tedavinin başından itibaren daha etkili ilaçlar verilmesi gerekli.</div>
<div><br />
	<img src="uploads/Haziran 2016/ilac-1.jpg" alt="" border="0" style="margin-top:0px;margin-right:0px;margin-bottom:0px;margin-left:0px;" /><br />
	<br />
	</div>
<div>Gerçek hayatta testin ne kadar işe yaradığını görmek için daha fazla sayıda hasta üzerinde denenmesi gerektiği belirtiliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmacılar şimdiye dek sadece 140 depresyon hastası üzerinde test yaptı.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold; font-size: 14pt;">İltihap ilacın etkisini azaltıyor</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Neuropsychopharmacology Dergisi, yeni testin yıllar süren araştırmaların ürünü olduğunu belirtiyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmada, kan tahlilinde iltihap (inflamasyon) belirtisi görülen hastalarda, SSRI ve trisiklik antidepresan şeklinde yaygın kullanılan klasik ilaçların etkili olmadığı tespit edildi.<br />
	<br />
	</div>
<div>İltihabın vücudun strese karşı bir tepkisi olduğu ancak ilaç tedavisinin etkisini azalttığı sanılıyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırma ekibinin başında bulunan Prof Carmine Pariante hastaların üçte birinde bu türden iltihap belirtilerinin görülebileceğini, bu kişilerde hemen daha etkili ilaçların kullanılması gerektiğini belirtiyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Depresyon ilaçları güvenli, ancak yan etkileri olan ilaçlar.<br />
	<br />
	</div>
<div>Prof Pariante, "Gerekli olmadıkça hastaya çok sayıda ilaç vermek istemiyoruz, ama kendilerini en kısa zamanda daha iyi hissetmelerini de hedefliyoruz" dedi.</div>
<div><br />
	<img src="uploads/Haziran 2016/ilac-2.jpg" alt="" border="0" style="margin-top:0px;margin-right:0px;margin-bottom:0px;margin-left:0px;" /><br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmacılar, antidepresanla birlikte iltihap giderici ilaç kullanmanın işe yarayıp yaramadığını inceliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Fakat hastaların doktora danışmadan bu tür ilaçları kendi başına kullanmaması konusunda uyarıda bulunuyorlar.<br />
	<br />
	</div>
<div>Uzmanlar ayrıca depresyonun sadece ilaçla tedavi edilmediğini, farklı kişilerde farklı tedavilerin uygulanabileceğini belirtiyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Hastanın durumuna göre ilaç tedavisi, terapi ya da ikisi birden gerekli olabiliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Depresyon hastalarının kendilerini fiziksel ve sosyal olarak meşgul edecek şeylerle uğraşması da öneriliyor.</div> ]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Depresyona nasıl mahkum olmayız?..</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/depresyona-nasil-mahkum-olmayiz-939/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/depresyona-nasil-mahkum-olmayiz-939/</id>
<published><![CDATA[2016-02-28T06:30:37+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2016-02-28T06:30:37+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_C227B6-40D77A-41D401-809A39-61AC80-715481.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Depresyon... Depresyon... Hepimizin yaşantısına mutlaka uğrayan, kimi zaman teğet geçen, kimi zaman da derinlemesine iz bırakan ruh sıkıntısı. Depresyonun öyle çok sebebi olabilir ki saymakla bitmez. Üstelik sebepsiz olanları da vardır, ancak yaşayan bilir. Hele ki günümüzde, depresif bir havaya girmek için malesef fazla çabalamaya gerek yok...<br />
	<br />
	</div>
<div>Gelgelelim depresyon, içinden çıkılması imkânsız bir durum asla değil. Çoğumuz depresyondayken metanetle geçip gitmesini bekleriz. Aslında sanıldığı gibi içine kapanıp, kendiliğinden geçmesini beklemenin pek bir faydası olmaz, üstelik gereği de yok. Bilimsel çalışmalar, beden sağlığına olumsuz etki eden depresyonun kararlılıkla ve düzenli çabayla alt edilebildiğini ortaya koyuyor. En kolay ve hızlı sonuç veren mücadele yöntemi olarak da egzersiz öneriliyor. Depresyonla mücadeleye başlamadan önce yapılacak ilk hamle, onun farkına varmak ve onu kabul etmek. Çünkü bilinçaltının bu ruh halinden çıkma kararını alması, ancak bilinçli biçimde adını koyduktan sonra gerçekleşebiliyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">DEPRESYONDA YA AŞIRI, YA ÇOK AZ YERİZ<br />
		</span><br />
	</div>
<div>Depresyon hayatımıza girdiğinde, kimi zaman sessiz sakin, hissettirmeden gelir; kimi zaman da inme gibi bir anda çöker sahneye. Depresyona hep ‘bizim girdiğimiz’ söylenir ancak aslında biliriz ki hayatımıza 'giren' odur. İşte özellikle sessiz sakin, yavaş yavaş, kendini pek belli etmeden gelen depresyon, beraberinde bezginlik ve hüzün halinden daha fazla sıkıntı getiriyor. Kimi zaman depresyonda olduğumuzu anlamamız haftalar hatta aylar sürebiliyor. Kişinin kendi öz farkındalık seviyesiyle ilgili olan bu depresyonu kavrama hali, içe dönük kişiliklerde daha da zorlaşabiliyor. Günlük sorunların, her daim süregelen dertlerin bir yansıması olduğu sanılan iç sıkıntısı halinin aslında teşhis edilebilir depresyon olduğunu fark edene kadar epey vakit alabiliyor. Depresyona girince kendimize bakmayı bırakıyoruz, aynı zamanda hareket etmeyi ve egzersiz yapmayı, iyi beslenmeyi de bırakıyoruz. Depresyona giren insanlar çoğunlukla ya aşırı ya da çok az yerler. Aynı zamanda ruh haliyle başedebilmek adına sigara, alkol ve zararlı maddeleri kullanmaya daha yatkın olurlar. İşte bütün bunlar da çeşitli kalp rahatsızlıklarına sebep olabiliyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">KALBİNİZ SIKIŞIYOR, EVET!</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Amerika'da yakın zamanda gerçekleştirilen bir çalışma sonucunda depresyonun hormonal değişikliklere yol açarak kalpte ritim bozuklularını tetikleyebildiği keşfedilmiş. Araştırma için daha evvel kalp rahatsızlığı veya depresyon/sinir hastalığı teşhisi konulmamış 965 kişiyle çalışılmış. Kişilere depresyon ve günlük fiziksel aktivitelerinin seviyesini anlamak üzere sorular sorulmuş. Ardından kalp rahatsızlıklarının erken belirtileri incelenmiş. Hareketsiz yaşayanların hastalıkların erken belirtilerini sergilemeye yatkınlığı açık biçimde görülürken, egzersiz yapanlarınsa çok daha az risk taşıdığı gözlenmiş. Depresyon halindeyken "Kalbim sıkışıyor" deriz. Demek ki hiç de boşa söylenen bir deyim değil bu. Üstelik depresyonun kalp damarlarını ve ana arterleri sertleştirip daraltarak kalp krizi kadar büyük risklere yol açma ihtimalinden de söz ediliyor. Yine "Kalbim daralıyor" derken belki de tam olarak kastettiğimiz şey budur.&nbsp;<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmayı yürüten doktorlar, depresyonun bedene, özellikle de kalp gibi kritik bir hayati organa etkilerini azaltmak için egzersiz yapmanın önemini vurguluyorlar. Keza yapılan çalışmanın sonucunda düzenli egzersizin, depresyon tarafından tetiklenen kalp rahatsızlıklarında iyileşmeye yol açtığı gözlenmiş. 2014 yılında yapılan başka bir çalışma ise düzenli olarak egzersiz yapanların depresyon semptomlarını daha az sergilediğini ortaya koymuş. Egzersizin insanın modunu yükseltme, kaygı bozukluklarını giderme ile genel ruh ve akıl sağlığı kalitesini yükseltme etkisine dair farklı bilimsel çalışmalar da bulunuyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">YIRTICI HAYVAN KORKUSUNUN YERİNİ İŞSİZ KALMAK ALDI</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Egzersiz yaptığımızda kendimizi iyi hissetmemizin temelinde yatan sadece endorfin salgılamak değil. Endorfin, mutluluk duygusu vererek kendimizden memnun olmamızı sağlıyor. Fakat bunun da ötesinde egzersiz yapmanın insan ruhuna 'yaşadığını hissettirmek' gibi benzersiz bir etkisi var. Çağlar öncesinde hareket etmek, bu ister yürümek, koşturmak, avlanmak ya da meyve toplamak için ağaçlara tırmanmak olsun, hayatta kalmanın baş koşuluydu. Eski çağlarda hareket etmeyen ya da az hareket eden insanların yaşama tutunabilmesi diğerlerine göre çok daha zordu. Ve bu, milyonlarca yıl böylece süregelerek DNA'mıza işledi. Şimdiyse, sadece birkaç yüzyıldır az hareket ederek yaşayabiliyoruz. Fakat hayat, yine de bizi strese sokarak hayatta kalma içgüdümüzün tetiklenmesini sağlıyor. Eski çağlarda bu güdüyü tetikleyen şey gerçek ölüm kalım mücadeleleriydi, yırtıcı bir hayvanla karşılaşmak gibi. Tam o sırada salgılanan stres hormonu, ya kalıp mücadele etmeyi ya da tabana kuvvet koşup kaçmayı mümkün kılıyordu. Bugün aynı stresi, masa başında çekiyoruz; işler yolunda gitmediğinde veya patrondan ters bir mail geldiğinde... Günümüzde sadece ağaçlardan meyve toplayarak yaşayamayacağımız için, işsiz kalma korkusu da doğrudan yırtıcı bir hayvanla karşılaşmaya eşdeğer oluyor. Bizi strese sokanlar tabii ki yalnızca bunlar değil. Büyük çabayla yolunda tutmaya çalıştığımız hayat düzenimizi bozabilecek her şey, sevgiliyle tartışmaktan tutun da çocuğun okulda yaşadığı probleme kadar, yaşamın kolayca akışını tehdit ediyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Pekala, bu stresleri yok edemiyorsak da onları çekmeye mahkum muyuz? Hiç öyle değil. Sorunlardan koşup kaçamıyorsak ormana gidip temiz havada koşmak, hayatın yüklerini kaldıramıyorsak kendi ağırlığımızı kaldırıp ter atma fırsatımız her zaman var. Böylece bedenimiz, ruhumuza 'fiziki olarak gerekenin yapıldığı' sinyalini verir ve bütün benliğimiz yaşadığını, sorunlarla başa çıkabildiğini hisseder.</div>
<div><br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">KURTULUŞ HAREKETTE...&nbsp;</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Eğer depresyonla baş edebilmek istiyor fakat motive olmakta zorlanıyorsanız, egzersiz yapmanın en kolay kurtuluş yolu olduğunu kendinize hatırlatın. Egzersiz yapmayı asla gözünüzde büyütmeyin, mutlaka bir spor salonuna kaydolmanız ya da büyük bir disiplin içinde olmanız gerekmiyor. Sizi motive edecek bir yardımcınız olsun isterseniz, 'Cebinizdeki Koç' FitWell'in hedef programlarını inceleyin. Kendinize bir hedef seçin ve bu hedef hem fit olmak, hem de depresyonu hayatınızdan çıkarmak olsun!<br />
	<br />
	</div>
<div>Ve son söz:<br />
	<br />
	</div>
<div>Biliyorsunuz ki gerçekten istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Kendinize zaman tanıyın ve bu kararınızdan vazgeçmeyin. Üstelik bahar mevsimi yaklaşıyor, yaza hala vakit var. Tatil aylarına formda girdiğinizi hayal edin, insana kendisini daha iyi hissettirecek ne olabilir?</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Duyguları okuma ve insanları etkilemenin yolları</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/duygulari-okuma-ve-insanlari-etkilemenin-yollari-5/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/duygulari-okuma-ve-insanlari-etkilemenin-yollari-5/</id>
<published><![CDATA[2015-10-06T12:09:42+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2015-10-06T12:09:42+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_79162B-A0ED8B-D01361-D8E03E-9821F4-AB224F.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Örneğin, birinin yalan söylediğini anlamanın en kolay yolu onların vücut dili üzerinde yoğunlaşmak değil, daha ayrıntılı bilgi vermelerini sağlamaktır.</div>
<div>Bir adım önde olmanın başka yolları da vardır. Burada insan davranışını okumanın ve kararlarını etkilemenin bazı ilginç yollarını anlatan makalelere yer veriyoruz.<br />
	<br />
	</div>
<div>1. İnsanların omuzuna dokunarak ve gözlerinin içine bakarak onları önerilere daha açık hale getirmek mümkündür.</div>
<div><br />
	</div>
<div>2. Gözbebeklerinin büyümesi karar verme sırasında belirsizlik derecesini gösterir. Biri verdiği karar konusunda pek de emin değilse uyarılma derecesi artar, bu ise gözbebeklerinin büyümesine neden olur.</div>
<div><br />
	</div>
<div>3. Yankesicilerin hedef seçtikleri sarhoşlar üzerinde kullandıkları yöntemlerden biri, onlarla konuşurken sağa sola doğru hafifçe salınmaktır. Sarhoş kendi sallandığını sanıp durumu kontrol etmeye çalışırken dengesini kaybedip düşecek, yankesici ise ona yardım etme bahanesiyle cüzdanını çalacaktır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>4. Erkeklik hormonu testosteron seviyesi yüksek olan insanların yüzü biraz daha geniş, elmacık kemikleri biraz daha büyük olur. Bu kişiler daha iddialı ve bazen de biraz saldırgan olabilir.</div>
<div>Devamı burada: 'Yüz yargısı' yaşamımızı nasıl etkiliyor?5. İnsanlar kırmızı rengi hakimiyet ve saldırganlıkla ilişkilendirir. Maçta kırmızı forma giyen boksörlerin kazanma şansı mavi giyenlere kıyasla yüzde 5 daha fazladır.</div>
<div><br />
	</div>
<div>6. Pazarlamacılar düşüncemizi kontrol etme konusunda ustadır. Mağazaların kullandığı hilelerden biri benzer ürünlerden birinin fiyatını diğerlerinden biraz daha yüksek tutmaktır. Böylece diğerlerinin fiyatı bize az gelecektir.</div>
<div><br />
	</div>
<div>7. Gülmek bir şeyi komik bulmaktan öte, insanları bir araya getiren ve bağ kurmasını sağlayan ‘sosyal bir duygu’dur. Birileriyle güldüğünüzde onlardan hoşlandığınızı, hemfikir olduğunuzu ya da aynı grup içinde yer aldığınızı gösteriyorsunuz demektir. Bu o insanların daha sonra sırlarını açığa vurma konusunda da daha rahat davranmalarını sağlayacaktır. Yani, birinin düşüncelerini öğrenmek istiyorsanız kötü de olsa onların yaptığı esprilere gülerek kapıları aralayabilirsiniz.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Psikolog Ali Orhan: "Her evli kişinin iki ailesi vardır…"</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/her-evli-kisinin-iki-ailesi-vardir-195/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/her-evli-kisinin-iki-ailesi-vardir-195/</id>
<published><![CDATA[2015-09-16T15:15:18+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2015-09-16T15:15:18+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_3C4BA6-2E9DFB-D2156F-91C8E8-A76110-ED0824.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div style="text-align: right;"><span style="font-family: 'Times New Roman', Times, serif; font-size: 18pt; font-weight: bold; text-decoration: underline;"><br />
		Röportaj:@ Sezai ŞENGÖNÜL</span></div><span style="font-weight: bold; text-decoration: underline;"><br />
	</span>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify"><span style="font-weight: bold;">PSİKOLOG ALİ ORHAN KİMDİR</span>:&nbsp;1962 yılında Kütahya’nın Gediz
İlçesine bağlı Çeltikçi Köyünde doğdu. Çeltikçi İlkokulunu, Gediz Ortaokulu ve
Lisesini, Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünü bitirdi. Rehber öğretmen
olarak çeşitli okullarda görev yaptı ve 2000 yılında eğitim yöneticiliğine
başladı. 2010 yılında atanmış olduğu Keçiören Rehberlik ve Araştırma Merkezi
Müdürlüğü sırasında; Ülkemizdeki R.A.M.’lar içinde bir ilk olan Aile Danışma
Servisini kurdu. Bu birimde okullarda görevli aile ve evlilik terapisi sertifikasına
sahip psikolojik danışmanların danışma yapmasına dolayısıyla bu hizmetin
yaygınlaşmasını sağladı. Görev yaptığı Özel Eğitim Uygulama Merkezi velilerine
"Engelli Ailesinde Eşler Arası İletişim”, kaynaştırma öğrencisi bulunan
okulların yöneticilerine "Özel Eğitim Alanında Farkındalık Yaratma” eğitimleri
düzenledi.
	<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify">Aile konusunda yaptığı çalışmalar
nedeniyle zaman zaman televizyon ve radyolara konuk olmakta, yazıları,
çalışmaları gazetelerde yayınlanmaktadır. Evlilik, aile, eş seçimi, ergenlik,
çocuk, iletişim, öfke yönetimi, gelin kaynana çatışması, sınıfta davranış
değişikliği, okulda aile danışma, engellilik, aile rehberliği, aile
mahkemelerinde bilirkişilik, çok katlı pazarlama ve benzeri konulardaki eğitim
ve çalışmalarına Geçinmeye Gönlün Var mı adı altında devam etmektedir. 
	<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify">Yazarın &nbsp;<span style="font-weight: bold;">"GEÇİNMEYE GÖNLÜN VAR MI”</span> ve <span style="font-weight: bold;">"EVLİLİĞİN İLK 50
YILI ZORDUR”</span> adında yayınlanmış iki kitabı vardır. Halen Ankara Üniversitesi
Disiplinler arası Aile Danışmanlığı Anabilim Dalı’nda Yüksek Lisans Eğitimine
de devam etmektedir.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Ülkemizdeki "Psikoloji
Bilimine” bakış açısı hakkında neler düşünüyorsunuz?</span></p>
<p>Son zamanlara kadar yıllardır liselerde ders olarak okutulmasına, üniversitelerde
bölümleri olmasına karşın çok iyi tanındığı ya da değer gördüğü söylenemez.
Ancak her zaman bir merak söz konusuydu. Psikolojinin bir çok alt dalı olmasına
karşın daha çok toplumdaki imaj bilinç, bilinçaltı, Freud psikanaliz ya da
çözülemeyen sorunlarla ilgili idi. Bugün psikologluk televizyon dizilerinin, evlilik
programlarının ayrıca devlet politikalarının etkisi ile popüler bir meslek
haline geldi. Üniversitelerde psikoloji bölümlerinin sayısı arttı. Psikolog
gibi hareket eden kişiler çoğaldı. Ayrıca insanların yaşadığı sorunların
geleneksel yöntemlerle çözülmemesinin de psikolojinin önemini artırdığı
söylenebilir. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">İnsanlar diğer
hastalık dallarında rahat hareket ederlerken, iş psikolojik sorunlara gelince
neden aynı itinayı gösteremiyorlar sizce?</span></p>
<p>İnsanların Psikoloji hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları ve bu
konudaki sağaltıma şüpheyle yaklaşmaları ve önyargılarının olmasıdır. Çünkü
önlerinde yeterince olumlu örnek yoktur. Kişi psikoloğa gidince konuşmanın ne
faydası olacak diye düşünmektedir. </p>
<p><img src="uploads/Eylul/doktor-1.jpg" alt="" border="0" style="float:right;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Bu bakış açısının ‘Müslüman’
bir kimlik taşımızla bir ilintisi var mı? Çünkü İslam ülkelerine, toplumlara
bakıldığında sanıyorum bu dala bakış açısında hep problem var…</span></p>
<p>İslam ülkeleri kapitalizmin olumsuz etkilerinden batıya göre daha geç
etkilendiler diyebiliriz. Geniş aile sistemi ve kaderci anlayış insanların bir
takım psikolojik sorunları ile baş etmesinde etkili olmuştur. Ancak
kapitalizmin/teknolojinin gelişimi beraberinde geniş ailenin dağılmasına ve
insanların daha fazla yalnızlaşmasına neden olmuştur.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Batıda psikoloji bireysel sorunların yanında; siyasette…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Psikolojinin tanımı
var tabii ki ama, siz belki daha farklı bir tanımlama yapabilirsiniz bunu bir
kez de size sorayım… Nedir psikoloji?</span></p>
<p>Psikoloji yaşamın ve insanın ta kendisidir. İnsanı ele aldığınızda
aslında psikolojiyi ele almış olmaktasınız. İnsanı tanımlayan duygu, davranış
ve benzeri her şey psikoloji demektir. Biraz daha işlevsel açıdan ele alırsak
insanın kendini anlama ve sağaltma yöntemidir de diyebiliriz. Psikolojim
bozuldu ya da düzeldi dendiğinde aslında insan kendini tanımlamaktadır.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Batı’da Avrupa’da
insanlar nasıl bir bakış açısına sahipler "Psikoloji” dalı hakkında?</span></p>
<p>Batı’daki sanayi devrimi geniş aile yapısının dinamiklerini bozduğundan
çekirdek aile modeli yaygınlaşmıştır. Ancak zamanla bu aile tipide dağılmaya
yüz tutmuş ve boşanmaların artması sonucu insanlar gittikçe yalnızlaşmaya
başlamışlardır. Bu ilişkisizlik insanlarda bir takım psikosomatik
rahatsızlıkların görülmesine neden olduğundan psikoloğa gitmek çekinilecek,
gizli tutulacak bir konu olmaktan çıkıp bir ihtiyaç halini almıştır. Batıda psikologluk
çok önemli bir meslektir. Batıda psikoloji bireysel sorunların yanında
siyasette, pazarlamada, reklam sektöründe, halkla ilişkiler, moda, anket
çalışmaları ve basın yayın gibi çok alanda kullanılmaktadır. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Bildiğim kadarıyla
kitaplarınız var; Evlilik problemleri ve çözüme, engelli evliliklerinde
iletişime dair dair… </span></p>
<p>İki kitabım var. ilki 2009 yılında yayınladığım ‘Geçinmeye Gönlün Var
mı? Evlenmeden önce, Boşanmadan önce alt başlığıyla çıkmıştır. Burada öncelikle
eş seçiminin önemi ve bu konuda dikkat edilmesi gereken hususların neler olduğu
üzerinde durdum. Daha sonrada boşanmayı düşünen kadın ve erkeği boşanma sonrası
neler bekliyor. Bunları ayrıntılı olarak ele aldım. Bu kitabı okuyan bir çok
kişi boşanmaktan vazgeçti. Çünkü kitabın son bölümünde mutlu evlilik için
gerekenler yazılıydı. Hatta bir okur şöyle yazmıştı. "Ali Bey bu kitabınızı
okuyan bekar ise evlenmez, evliyse boşanmaz” sonra görev yaptığım kurumun da
uygun olması nedeniyle bu kitaptaki konuları yine kitabın adını da kullanarak "Geçinmeye
Gönlün Var mı?” Eşler Arası Çatışma Çözme Eğitimleri düzenlemeye başladım.
Çoğunlukla bu eğitimi düzenlediğim kesim alt sosyo-ekonomik düzeyden
çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve ülkemizdeki çoğunluğu temsil eden gruplardı.
Yaşamları boyu psikologla karşılaşmamışlar ve psikolog hakkında çok bilgileri
yoktu. Bu eğitimlerdeki birikimlerim ve bu arada almış olduğum profesyonel
eğitimlerdeki bilgileri birleştirerek bizim kültürümüze uygun ve yalın bir
dille İkinci kitabımı üç yıl uğraşarak yayınladım. Adı "Evliliğin İlk 50 Yılı
Zordur”. Bu kitabın adını duyan herkeste bir gülümseme oluştu. Geriye ne kaldı
diye sordular. 50 yılı gören zaten çok şanslıdır diye açıkladım. Evliliğin
başından sona kadar aile döngüsünü ele aldım. Bu kitabı yazmamdaki bir amaçta
belediyelerin her nikah töreninde evlilik cüzdanıyla birlikte bu kitabı da
hediye etmeleriydi. Ayrıca belediyeden nikah için gün alan çiftlere belirli bir
süre eğitim verilmesi yönünde bir proje önerimde oldu. Ancak başvurularıma
henüz bir cevap alamadım.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Zihinsel engellilerin hakim izniyle evlenmesi gerekir…</span></p>
<p><img src="uploads/Eylul/doktor-2.jpg" alt="" border="0" style="float:left;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Engelli evlilikleri
ilginç bir konu… Bu konularda da açıkçası pek kitap yok gibi. Bu kitapta öz
olarak ne tür konuları işlediniz öz olarak?</span></p>
<p>Engelli dendiğinde tek bir engel türü anlaşılmamalıdır. Kendi içinden
görme, işitme, ortopedik ve zihinsel vb engel türleri vardır. Her engel türünün
de kendi içinde derecesi olduğu gibi çoklu engeli olan bireylerde olabilir. Engelli
evlilikleri daha çok geleneksel yöntemler içinde aile büyüklerinin himayesinde yapılmaktadır.
Bu konuda çok fazla araştırma yoktur. Zihinsel engellilerin hakim izniyle
evlenmesi gerekir ancak buna çok uyulduğunu düşünmüyorum. Çok önerilen evlilik
değildir. Çünkü doğacak çocukların bakımı ciddi sıkıntı oluşturmaktadır. Benim
daha çok üzerinde durduğum konu engelli çocuğu olan ailelerin evlilik ilişkisidir.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Gerçekten zor bir
evlilik olmalı, peki bizler bu konularda yeteri kadar bilinç sahibi miyiz? Ne tür problemlerle karşılaşılır bu tür
aileler…</span></p>
<p>Bu ailelerde ilişki yorgunluğu ya da iletişim eksikliği çok fazla
görülür. Sorumluluk almaktan kaçınan eşlerden birisi evi terk edebilir. Baba
terk etmişse anne oldukça zor durumda kalacaktır. Yok eğer anne evi terk
etmişse babaannelerin devreye girdiği durumlar gözlenmektedir. Engelli çocuğu
olan karı-kocalarında diğer karı-kocalar gibi yalnız kalma, birlikte zaman
geçirme ve sağlıklı cinsel yaşamlarının olması gerekir. Ancak bu konuda engelli
çocuğa sürekli bakım ve gözetim gerektiğinden buna fırsatları yoktur. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Devletin engellilere yönelik çok ciddi maddi desteği söz konusu…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Peki… Bu tür
konuların çözümü noktasında ki
önerileriniz…</span></p>
<p>Engelli ailesini sağlıklı bir şekilde birlikte tutmak için sosyal hizmet
politikalarının geliştirilmesi ve bazı belediyelerde yeni başlayan engelli misafirhanelerinin
oluşturulması gerekir. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Konu açılmışken şunu
da soralım. Türkiye toplumu olarak engellilere davranış psikolojimiz oturmuş
durumda mı, ya da ne tür aksaklıklar var bu tür konularda, onları anlayabiliyor
muyuz?</span></p>
<p>Biz gelişmekte olan bir ülkeyiz. Birçok konuda olduğu gibi engellilerin
ihtiyaçları ve engelli hakları yeni yeni gündemimize girmeye başlamıştır.
Önceleri evde saklanan dışarı çıkarılmayan toplumdan soyutlanan engelliler
bugün daha çok toplum içinde yer
almaktadırlar. Bunda Avrupa birliği uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan
yasaların çok büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Devletin bu konuda
engellilere yönelik çok ciddi bir maddi desteği söz konusudur. Tüm engelliler eğitim
hakkından yararlanmaktadır. Engel türüne göre resmi okullar vardır. Okul
olmayan yerlerde normal okullar bünyesinde özel eğitim sınıfları açılmaktadır.
Hafif engeli olan öğrenciler normal sınıflarda akranlarıyla kaynaştırma
eğitimine tabi tutulmaktadır. Geçmişte "Çocuğunun okulu burası değil git ona
göre bir okula yazdır” diyerek veliye hakaret eden, çaresiz bırakan
eğitimci-idareci profili azalmıştır. Bunun sonucu toplumda engelliye karşı bir
hoşgörü gelişmeye başlamıştır. Bunu yanında her engelli sağlık raporu belirli bir
oranın üzerine çıktığında Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinden destek eğitim
almaktadırlar. Bazı engel oranlarında hem kişiye hem de bakımı gerçekleştiren
kişiye maaş ödenmektedir. Tüm resmi ve özel işyerlerinin yasayla belirlenmiş
bir oranda engelli çalıştırma zorunluluğu vardır. </p>
<p><img src="uploads/Eylul/doktor-3-sag.jpg" alt="" border="0" style="float:right;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Bunlar güzel şeyler… Peki, çözüm bekleyen başka sorunlar
var mı?</span></p>
<p>Evet var… Tüm bu gelişmelere karşın gerek binaların gerekse şehir içi
yollar engeliler için ciddi bir engel teşkil etmektedir. Ulaşım konusu hala
önemli bir engel olarak durmaktadır. Toplumda ise engelliye acıma ya da uzak
durma davranışı görülmektedir. Engelliler toplumdan izole olmaktan,
soyutlanmaktan son derece rahatsızdırlar. Onlar bir birey olarak farklılığıyla
kabul edilmek ve saygı görmek istiyorlar.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">‘Ben deli miyim ki psikologa gideyim’ anlayışı… </span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Genel olarak yukarıda,
en başlarda İslami toplumlardaki bakış açısının sebeplerini saydınız… Özel de,
bireysel olarak evli çiftler genelde psikolojik sorunları olduğunda acaba bu
"mahrem” bir konu diye düşünerek bir psikoloğa gitmek istemiyor olabilirler mi?
Başka çekinceleri de olabilir mi? Bu konu da eminim karşılaştığınız, sizlerden
yardım isteyen kişilerden yola çıkarak bir fikir sahibi olmuşsunuzdur?</span></p>
<p>Şu önemli hususu da belirteyim öncelikle biz bize başvuran kişilere "danışan”
demeyi tercih ediyoruz. Buna bazıları
‘hasta’ diyor, hasta terimi ise daha çok tıbbi alanda daha çok kullanılan bir
terimdir. Bizler fazlaca kullanmayız. Sorunuzun cevabına gelince; toplumumuzda
din adamlarının önemli bir ağırlığı vardır. Kişiler birçok sorununu en yakında
gördüğü din görevlisine danışabilmektedir. Çünkü başka bir yöntem bilmiyor.
Sıkıntısını birisine anlatması gerek. Bu durum önceleri köydeki, mahalledeki
caminin imamı, kuran kursundaki din görevlisi iken sorunlar gittikçe büyümeye
başlayınca Diyanet İşleri Başkanlığı Müftülükler bünyesinde Aile ve İrşad
büroları açarak başvuran insanlara yardımcı olmaya çalışmıştır. Ancak psikoloji
bilmeden iyi niyetle yapılan bazı çalışmaların yeterli olmadığı görüldüğünden
Diyanet de psikologlarla çalışmaya başlamıştır. İkinci husus ise Psikoloğa
ulaşmanın zor olmasıdır. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Neden zor ki?</span></p>
<p>Resmi kurumlarda yeterli sayıda donanımlı psikolog bulunmadığından özel
çalışan bir psikoloğa gitmek maddi bir güç gerektirmektedir. Psikologların
profesyonel bir ruh sağlığı hizmeti sunduğu henüz yeterince anlaşılamamıştır.
Birçok sorunlu çift psikoloğa gidecek bir bütçe ayırmaktan ziyade biraz
bekleyip çok daha fazla parayı avukatlık ve mahkeme giderleri için
harcamaktadırlar. Yaşayacakları travmalardan bahsetmiyorum. Danışanların en çok
sorduğu soru; her geldiğimizde ücret ödeyecek miyiz? Aynı soru normal bir doktora
gidildiğinde sorulmamaktadır. Psikoloğa gitmemenin nedenleri arasında ‘Ben deli
miyim ki psikoloğa gideyim’ gibi bir anlayışın olduğunu da söyleyebiliriz.
Ayrıca bir üst soruda belirtmiş olduğunuz ‘mahrem’ konusu bence psikoloğun
mesleğini iyi yapmasıyla ilgilidir. Kendinden emin, konusuna vakıf bir psikolog
ile yapılan danışmada ‘mahrem’ diye bir kavram ortada kalmaz. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Her evli kişinin iki ailesi vardır…</span></p>
<p><img src="uploads/Eylul/doktor-4-sol.jpg" alt="" border="0" style="float:left;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Memleketimizdeki evliliklerde
psikolojik açıdan bakıldığında en temel sorun nedir ve ne kaynaklı sizce bu
sorun?</span></p>
<p>Ülkemizdeki evlilik sorunları içinde ilk sırayı açık ara kök aile
sorunları almaktadır. Her evli kişinin iki ailesi vardır. Birincisi yetiştiği
yani kökünün bağlı olduğu ikincisi ise kendi kurmuş olduğu ailedir. Kişinin
evlenirken kök ailesiyle vedalaşması gerekir. Kök ailenin de uğurlaması
gerekir. Ancak bu vedalaşma dediğimiz -hoşçakal- güle güle ritüeli eksik
yapıldığında daha doğrusu evlenen kişiler buna hazır olmadığın da sorunlar hiç
bitmez ve boşanıncaya kadar devam eder. Çünkü kök aileler kendilerinde çocuklarının
evliliğine karışma hakkı görürler. İşte bu sırada bitmek bilmeyen senin annen
benim annem tartışmaları başlar. Onun
için "Düğünde akrabalar oynar, adliyede akrabalar kavga eder” sözü söylenir.
Burada gerçek sorun olan vedanın yapılmaması üzerinde çok durulmaz, belki de
birçok kişi bunun farkında bile değildir. Daha çok bunun neden olduğu tali
sorunlar abartılarak gündeme getirilir. Evliliklerdeki ikinci sorun kadınların
güçlenmesi, değişmesi ancak erkeklerin bunu görmemesi ya da görmek istememesi
diyebiliriz. Birçok erkek hala geleneksel kadın-erkek rolünün devam etmesini
beklemektedir. Ancak bugün için bu beklentiler geçerli değildir. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Hitap edilen dil, hal
dili de dahil… İnsan psikolojisini etkiler mi ya da ne denli etkiler?</span></p>
<p>Evet etkiler. Bütün siyaset, iletişim ve pazarlama ve benzer
eğitimlerinde öğretilen budur. Birçok konuda mesajın içeriğinden çok iletiliş
şekli daha etkilidir. Yani ne söylendiğinden önce nasıl söylendiği gelmektedir.
Karşıdaki kişinin ses tonu, beden dili, duruşu, yüz ifadesi diğer kişi için çok
önemlidir. Başarılı kabul edilen kişilerin ortak özelliği iletişim konusunda
iyi olmalarıdır. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">İdeal evlenme yaşı; kadın ve erkeğin kendilerini…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Evlilik yaşının düşük
olması ya da yüksek olması evlilik psikolojisini, yuvayı etkiler mi? Sizce
ideal evlenme yaşı nedir bunları gözönüne aldığımızda…</span></p>
<p>Evlilik konusunda yaş önemli kriterlerden biridir. Erken yaşta ki
evliliklerde boşanma oranını yükselmektedir. Yaş ile kastedilen evlenme kararı
alan kişilerin belli bir psikolojik olgunluğa ulaşmasıdır. Tek başına takvim
yaşı yeterli değildir. Eğitim, iş, yalnız yaşama gibi belirli hedefler
tamamlanmadan yapılan evliliklerde eksiklikler görülebilmektedir. Ülkemiz de ortalama evlilik yaşının 2014 sonu
TUİK verilerine göre yaklaşık olarak erkeklerde 27 kadınlarda 24 olduğu tespit edilmiştir. İdeal evlenme yaşı kadın ve
erkeğin kendilerini psikolojik, ekonomik ve sosyal açıdan bağımsız ve hazır
hissettikleri yaştır.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Zaman zaman görüyor ve
duyuyoruz… Siyaset dünyasında olsun ya da sanatçılar arasında olsun birçok
alanda toplumun odak noktasında olan kişilerin kullandıkları tavır davranış ve
bir dil var. Bazen çok da kötü olabiliyor bu dil. Bu tür davranışlar toplum ve
insan psikolojisini etkiler mi? Başka birşeyleri tetikler mi toplum ya da kişi
üzerinde…</span></p>
<p>Gerçek sanatçıların topluma karşı sorumluluğu vardır. Rol model olarak,
düşünce ve davranışlarıyla topluma örnek olmalı ve toplumun önünde
olmalıdırlar. Burada sanatçıyla, sanatçı taklidi yapan kişileri ayırt etmek
gerekir. Çünkü gerçek sanatçı doğuştan getirdiği bir takım yetenekleri olduğu
gibi bunları geliştirmek için çok uzun süren bir eğitim döneminden geçmektedir.
Toplumu etkileme açısından sanatçı olarak takdim edilen kişilere her zaman
itibar etmemek gerekir. Bazı kişiler sanatçı kategorisinde değerlendirilmek
için her türlü yolu deneyebilmektedirler.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Gittikçe yaygınlaşan bir anne modeli dikkati çekiyor…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Çocuklara davranış
şeklimize de değinelim… Çocuklarımıza nasıl davranıyoruz, onların psikolojileri
konusunda sizce aileler ve toplum olarak onların psikolojilerini yeterince
düşünüyor muyuz? Yeterli değilse bu konu da neler yapılabilir, tavsiyeleriniz
yani…</span></p>
<p>Son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan bir anne modeli dikkati çekiyor. O da
aşırı korumacı anne modeli. Çocuğunun her işini yapan bu anne tipini ben
"<span style="font-weight: bold;">Vakfiye</span>” diye adlandırıyorum. Eğer baba bunu yapıyorsa ona da "V<span style="font-weight: bold;">akıf</span>” diyorum.
Çocuğun bireysel gelişimi önünde en büyük engel yanlış anne-baba
tutumudur. Örneğin 5 yaşındaki
anasınıfı öğrencisi hiç kaşık tutmamış. Sürekli anne ve ablalar yedirmiş. Evleninceye
kadar annesi tarafından çayı konulan ekmeğine yağ reçel sürülerek eline verilen
kişiler evlendiğinde aynı şeyi eşinden beklemeye başlayabiliyor. Anneler
çocuklarının sorumluluk alması konusunda destek olmaları ve onlara güvenmeleri
gerekir. Öncelikle yapmaları gereken çocuğuna sevgi ve güven ortamı yaratmak
olmalıdır. Bu da ancak eşlerin birbirlerini sevmeleriyle mümkündür. İyi
karı-koca olunmadan iyi anne-baba olunmayacağı unutulmamalıdır. Ele ele
tutuşmuş anne-baba çocuğu rahatlatır. Çocuk; bizimkiler birbirini seviyor,
bunların ayrılma ihtimali yok diye düşünür. İletişime açık hale gelir. Ara sıra
araya girerek kıskançlık gösterisi yapması onun mutlu olduğunu göstermektedir.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Kadına şiddet… Bu
artık had safha da… Bunun önüne geçilebilmesinde, çözümü aşamasında 'Psikoloji' dalının etkisi/katkısı olabilir mi… Olursa, ‘Psikoloji’ dalı bu büyük sorunun
çözümüne nasıl bir katkı sağlar?</span></p>
<p>Maalesef kadına şiddet kanayan ve büyüyen bir yara olarak gündemi
sürekli meşgul etmektedir. Şiddetin önlenmesinde en büyük pay tabi ki
psikolojinin olacaktır. Ancak psikologların elinde de sihirli bir değnek
yoktur. Daha önce psikolojinin yaşamın her alanında insanı tanımladığı üzerinde
durmuştum. Bu biraz toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili bir sorundur. Bu
konudaki eğitim ailede başlar ve okulda devam eder ve yaşamın tüm alanlarında
yasal güvence altında devam eden bir süreç olmalıdır. Ancak bizim toplumumuzda
kadın erkek rolleri diye tanımlanan bir takım geleneksel roller bugün
geçerliliğini yitirmiştir. Erkeklerin bu konuda yeterince eğitilmemesi ve eski
rolünü devam ettirme çabası şiddeti doğurmaktadır. İşte burada psikoloji
devreye girmelidir. Öfke kontrolü sorunu yaşayan kişilerin psikolojik destek
alması gerekir. Kadına şiddetin en çok görüldüğü alan evliliklerdir. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Kimse onlara sormaz ne yapıyorsunuz, ne yaşıyorsunuz!</span></p>
<p><img src="uploads/Eylul/doktor-5.jpg" alt="" border="0" style="float:right;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Ali Bey, bildiğimiz
üzere ülkemizde şiddet konusunda daha çok hukuki yolla yani daha çok cezayla
önlem alınmaya çalışılmaktadır</span>. <span style="font-weight: bold;">Başka birşeyler de olmalı mıdır, yeterli midir böyle olması. Sanki
yetmiyor gibi?</span></p>
<p>Bunun caydırıcı etkisi olması kaçınılmaz ancak bu sorunun peşinden
gitmek demektir. Ülkemizde boşanan ya da boşanmak için mahkemeye başvurmuş
çiftlere hiçbir psikolojik destek sağlanmamaktadır. Bir hukukçunun (hakimin)
vermiş olduğu ya da reddetmiş olduğu karar sonucu eşler normal yaşamlarına
dönmeye çalışırlar. Kimse onlara sormaz siz ne yapıyorsunuz, ne yaşıyorsunuz?
Psikolojik desteğe ihtiyacınız var mı? diye. Devlet ancak kadına şiddet söz
konusu olduğunda kolluk kuvvetleriyle devreye girer. Bu sorunu çözmekten ziyade
erteleyici bir çözümdür. Tüm bu nedenlerden dolayı aile mahkemelerinde hakimler
hukukçulardan değil psikologlardan seçilmelidir. Çünkü eşler arasında haklıya
değil algıya bakılması gerekir. Hukukta delil ve belge esas alınır. Eşler
arasında ise temeldeki bir takım psikolojik etkenler ele alınmadan bir karara
varmak sorunu çözmez. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Sosyal medyada son
zamanlarda yaygın bir husus gözüme çarpıyor. Yalan, yanlış, kaynağı meçhul haberler
servis ediliyor, bunu da hepimiz okuyoruz... Hatta paylaşıyoruz. Bu okuduğumuz
paylaştığımız bilgi, haber ve resimlere göre de meselelere karşı bir bakış
açısı/tepki sergiliyoruz. Buna, ‘Psikolojik algı/yönlendirmesi de’ deniyor?
Gözlemlediğiniz kadarıyla bu tür operasyonlar da sizce, ‘Psikoloji’ dalı çok
etkin olarak gerçekten kullanılıyor mu? Ve bu sistem nasıl işliyor?</span></p>
<p>İnsanla ilgili olan her şeyi psikolojiden ayrı tutamazsınız. Psikoloji
bireyi ve toplumu etkilemede siyasette, pazarlama ve reklam sektöründe çok
eskiden beri yaygın olarak
kullanılmaktadır. Bu alanda çok ciddi araştırmalar yapılmakta İnsanları
etkilemek için ciddi yatırımlar yapılmaktadır. İnsanlar bilinçli ya da
bilinçsiz olarak bu etkinin dışında kalamazlar. Çok moda olan bir kavram var.
Algı yönetimi. Siz ne düşünmelerini istiyorsanız insanlar o konuda hareket
etmeye başlıyorlar. Buna sürü psikolojisi dendiğinde oluyor. Psikolojide ise
"uygu” davranışı olarak tanımlanmaktadır. Herkesin doğru dediğine doğru demek,
herkesin yaptığını yapmak bağımsız hareket etme cesaretini gösterememek
şeklinde açıklamak mümkündür. Bunların yanında son zamanlarda sıkça işlenen bir
konuda subliminal mesajlardır. Masum bir resmin içinde normalde fark
etmediğimiz ancak insan beyninin algıladığı bir resim ya da simge yerleştirilmektedir.
Bu etkinin dışında kalmak ancak karşı bir çalışmayla mümkün olabilmektedir. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Örgüt psikolojisi ve koşulsuz ölüme gitme…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Böyle yönlendirici,
hatta bazen de yıkıcı etkilerinin olduğu bu tür çalışmaların İnsan psikolojisi
üzerindeki etkilerini azaltmak ya da asgariye indirmek için neler yapılabilir? </span></p>
<p>Demokrasiyi güçlendirmek, demokratik sivil toplum örgütlerini
desteklemek ve bilgi kaynaklarına sağlıklı bir şekilde ulaşılmasına olanak
sağlamak ve doğru bir şekilde bilgi edinilmesini sağlayarak mümkün olabilir.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Birde terör olaylarına
karışan insanlar var görüyoruz, yakalanıyorlar… Ölüyorlar vesaire… Bu tür bir
insana bu psikolojisi nasıl kazandırılıyor, kamuoyu bunu çok merak ediyor. Ben de
dahil… Terör eylemine karışan o tür kişiler nasıl bir psikoloji elde
ediyor/veriliyor ki; Annesini, babasını, akrabalarını, toplumu, yaşadığı
devleti, iş hayatını, geleceğini,
çoluğunu, çocuğunu es geçerek böyle bir eyleme kalkışıyor… Ortadoğu da ki Terör
Örgütlerine bakıyorsunuz, baş kesiyorlar göz kırpmadan… Nasıl bir psikoloji bu?
Temel problem ne burada psikolojik açıdan…</span></p>
<p>Örgüt psikolojisi diye bilinen bir kavram vardır. Burada bir amaç için
kurulmuş yasal ya da yasa dışı bir örgütün temel amacı için hareket etme
vardır. Geçmişte sosyal psikoloji bu konuyla ilgili çeşitli deneyler yapılmıştır.
Bunların bilinenleri elektrik ile işkence deneyi ve ceza evi deneyidir.
Özellikle ceza evi deneyi yarıda kesilmiştir. Örgüt Psikolojisi içinde aşılama
denilen bir yöntem uygulanır. Bu tek taraflı bir propagandadır. Sürekli olarak
karşı taraftan gelebilecek ve örgüt üyelerinin fikrini değiştirebilecek
etkilere karşı hazırlık yapılmaktadır. Örneğin onlar sizi yanlarına çekmek,
inandığınız yoldan geri döndürmek için şöyle söyleyeceklerdir ve benzeri bir
yöntemle farklı düşünce ve görüşlere hazırlıklı hale getirilir. Bu yönteme
aşılama denir. Karşı görüş ne derse desin ne yaparsa yapsın hiçbir şekilde etki
edemez. Karşı görüştekilerin uğraşı kişiyi daha keskin bir militan haline
getirir. Bundan sonrada kişi dahil olduğu grup içinde kendini kabul ettirmek
için örgütün amaçlarını hiç sorgulamadan uyguladığı gibi tereddüt gösterenleri
zayıflıkla ve ihanetle suçlamaktan da geri durmaz. Verilen emirleri başarıyla
yerine getirdiği oranda bir güç elde eder ve bir süre sonra bu gücü başkaları
üzerinde kullanmaya başlar. Bu tür örgütlenmelerde siyasi bir hedef ortaya
konur ancak amaç siyasi bir hedef midir? Yoksa zeki bir kişinin, yani liderin
bir takım şahsi hedeflerini gerçekleştirmekte midir? Tarih boyunca insanların
çok kolay zeki bir insanın ortaya koyduğu ideal ya da kişisel hırsını yerine
getirmek için etki altına girdikleri ve koşulsuz ölüme gittikleri örnekler bugünde
görülmektedir. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Psikolojide sanatla terapi…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Sanat dalları arasında
insan psikolojisine olumlu yönde en çok faydalı gördüğünüz, katkı sağlayan
enstrüman nedir? Mesela, Müzik mi, Tiyatro mu, Sinema mı? Ya da, başka bir şeyler…</span></p>
<p>Sanat insanın geliştirdiği ve insanı geliştiren bir kavramdır. Sanatta
ileri toplumlarda insani değerlerinde geliştiği görülür. Psikolojide sanatla
terapi diye bir yöntem kullanılmaktadır. Müzikte sinema ve tiyatro ve diğer bir
çok sanat dalı psikolojide önemlidir. Müzik Selçuklularda ruhsal sağaltım da
kullanılmıştır. Bu günde kullanılmaktadır. Psikoterapide film analizi diye bir
yöntem kullanılmaktadır. Sanırım en çok kullanılan tiyatro denebilir. Bazı
psikoterapi yaklaşımları içinde drama, psikodrama gibi yöntemleri tedavi
sürecinde etkin olarak öğretilmekte ve sağaltımda kullanılmaktadır. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Toplumsal olarak şöyle
bir baktığınızda, bu kadar olayları art arda yaşayan, gündemi ağır olan
Türkiye’de İnsanımızın psikolojisi nasıl görünüyor? Gidişatı iyi mi?</span></p>
<p>Ülkeyi sınırda görüyorum. Akıl tutulması başladı. Özellikle ölüm
konusunda çok dikkatli olmak gerekir. Kim olursa olsun, kimden gelirse gelsin
ölümü ve öldürmeyi kutsamamak gerekir. En kutsal hak yaşama hakkıdır. Ölüm ve
şiddet konusunda benim yaptığım doğru diğerleri yanlış, onun için ölüm
onlara anlayışı toplumsal bir travmanın
göstergesidir. Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımızı iyi düşünmemiz
gerekir. Toplumun tüm aydın kesimine önemli bir görev düşmektedir. Şiddet
kültüründen beslenenlere fırsat verilmemelidir. Şiddetin yerini spor, sanat ve
edebiyat almalıdır. Toplumun gülmeyi unutmaması için mizahın etkin kullanılması
gerekir.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Gerçek ibadet insanın kendini iyi hissetmesini ve…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">İbadetler… Eski
Başbakanlardan Sanıyorum Jimmy Carter idi, sanıyorum. ‘Oruç Kliniği’ açmıştı
bir dönem bildiğim kadarıyla… İbadet etmek, insan psikolojisine nasıl bir katkı
sağlar…</span></p>
<p>Bu konuda bir bilgim yok. Ancak ibadet etmek kişinin inancının gereğini
yerine getirmesi demektir. Bunun içinde tüm dinlerdeki ortak nokta insanı iyiye
doğruya yöneltmesi, diğer insanlarla iyi ilişkiler kurması, sosyal bir ortamda
paylaşımda bulunmasıdır. İnsanın en önemli özelliklerinden birisi de sosyal bir
varlık olmasıdır. Sosyal ihtiyaçlar içinde diğer insanlar tarafından onay
görmek vardır. Gerçek ibadet insanın kendini iyi hissetmesini ve diğer
insanlarla iyi ilişkiler kurmasında önemli bir etkendir. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Yaşanan toplumsal
olaylar… Magazinsel görüntüler, haberler sizce insan psikolojisini nasıl
etkiler…</span></p>
<p>İnsanda benzer yansıması görülür. Onun içinde toplumda yaratılmak
istenen değişime konusunda her türlü haberin etkili olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Batı ve Avrupa… Bazı
ülkeleri gelişmişlik açısından zirve de. Fakat intihar, uyuşturucu vb. yapılan
istatistiklerde de en baştalar… Maddi olarak gelişmişlik ya da böyle çok
gelişmiş/modernize olmuş bir toplumun ferdi olmak… Yani çok para kazanmak,
modern hayata çok adapte olmak… İnsan psikolojisini nasıl etkiliyor ki, bu tür istatistiki eğilimler oralarda daha
fazla... Ne eksik orada, bizde ne fazla?</span></p>
<p>Gelişmiş ülkelerde bireysellik
çok fazla desteklendiği için insanlar onlara gösterilen bir takım ekonomik
hedeflere ulaştılar ancak bu yalnızlıklarına çözüm olmadı. Ailenin sağladığı
bazı değerler satın alınamamaktadır. Yalnızlık, ilişkisizlik insanların
kendilerini kötü hissetmelerine neden olmaktadır. Bizdeki aile yapısının ve
bazı değerlerin güçlü olması insanların sorunlarıyla baş etmesini
kolaylaştırmaktadır. İnsanın sevildiğini önemsendiğini hissetmesi ve bunun
koşulsuz yapılması önemlidir. Bazı insani değerlerimizi özenle korumalıyız.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Türkiye psikologlarına sahip çıkmıyor ve önemsemiyor!</span></p>
<p><img src="uploads/Eylul/doktor-6.jpg" alt="" border="0" style="float:left;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Bir psikolog olarak… Karşılaştığınız…
Sizi çok şaşırtan bir anınızı paylaşır mısınız bizimle, isimsiz sadece öz
olarak olayı yani…</span></p>
<p>Çocuklarının bir takım okul sorunları ile gelen bir çift ile çalışmaya
başlamıştım karı-koca kendilerine çok zaman ayırmıyorlar birlikte zaman
geçirmiyorlardı. Bir görüşme sonrasında ev ödevi olarak önce birlikte yemek
yemelerini daha sonra sinemaya gitmelerini söyledim. Bir hafta sonra
geldiklerinde ikisi de çok mutlu görünüyorlardı. Ben "Gördüğüm kadarıyla ev
ödevini yapmışsınız, nerede yemek yediniz ve sonra hangi filme gittiğinizi
merak ediyorum” deyince daha çok güldüler. "Hocam biz aslında ödevi yapmadık, aracımızın
normal bakım zamanı gelmişti. Onun yerine 30 km dışındaki muayene istasyonuna
birlikte gittik, öğleye kadar işimiz sürdü ve çok eğlendik” diye anlattılar.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">İyi kazandıran bir
meslek mi?</span></p>
<p>Üzülerek söylüyorum. Hayır. Üniversiteye giriş puanlarına bakıldığında
psikoloji bölümlerinin en tepedeki birkaç bölüm içinde olduğu ancak devletin
maaş listesine bakıldığında psikologların en alt sıralarda olduğu görülecektir.
Bu kadar popüler görülen bir mesleğin ekonomik açıdan bu durumda olması son
derece üzücüdür. Türkiye psikologlarına sahip çıkmıyor ve önemsemiyor. Bazı
meslek mensuplarını da çeşitli kurslarla psikolojinin alanına dahil etmek için
yasa çıkartabiliyor. Örneğin aile ve evlilik danışmanlığı yapması için
çıkarılmış olan yasa bir çok meslek dalına bu imkanı sağlamaktadır. Yine Milli
Eğitim Bakanlığı kadrosunda kaç psikolog olduğunun farkında bile değildir. En
üzücü taraflarından biride psikolog taklidini yapanların daha iyi para
kazanıyor olmalarıdır. Nereden
edindikleri tartışmalı bir takım sertifikalarla kendilerine bir takım koçluk ve
uzmanlık uyduran bazı kişiler hiçbir sorumluluk taşımadan insanlara verdikleri
ve verebilecekleri zararı hiç düşünmeden psikolojinin alanında psikolojiyi
bilmeden şov yapmaktadırlar. Psikoloğa gidecek kişinin mutlak araştırma yapması
gerekir. Gerçekten psikoloji mezunu mu ve çalıştığı özel alanlar var mı? Bu
konuda hizmet alacak kişi hiç çekinmeden diploma ve diğer belgelerini
sorabilmelidir. Gerçek psikologlar bundan rahatsızlık duymayacak tam tersi
memnun olacaktır. </p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 14pt; font-weight: bold;">Dini Bayramlar, Milli günler gibi bazı değerler bir kere kayboldu mu…</span></p>
<p><span style="font-weight: bold;">Gelecek hafta bir bayramı
idrak edeceğiz… Psikolojik açıdan, bu tür bayramlar, milli günler, gelenekler
insan için ne ifade eder. Yaşarken psikolojisine ne katkı sağlar?</span></p>
<p>Dini bayramlar başta olmak üzere bazı gelenekler insanlar arası
ilişkileri güçlendirmektedir. Kesinlikle bunların korunması gerekir.
Kitaplarımda üzerinde durduğum üzere bayramların deniz kıyısı ya da yurt dışı
tatili olarak görülmemesi gerekir. Bayramlarda hiçbir karşılık beklenmeden
yapılan ziyaretler sosyal iletişimi artırmakta, akrabalar, arkadaşlar, dostlar
birbirlerinden haberdar olmaktadırlar. Kısacası bu tür ziyaretler insan ruhuna
iyi gelmektedir. Bir çocuğun bayramda babaanne ve dedesini ziyaret etmesi ve
orada diğer akrabalarıyla karşılaşması onun ömür boyu anlatacağı anıları
arasında yer alacaktır. Bazı ülkelerde domates savaşı, yastık savaşı, değişik
araçlarla suya atlama yarışları geleneksel hale getirilmeye çalışılıyor. Bize
de empoze edilmeye çalışılan ise dini bayramlarda ucuz yurt dışı turlara katılın
yada deniz kenarına gidin mesajıdır. İkisi aynı şey değildir. Örneğin Kurban
bayramını orta Avrupa da turda geçirmenin insan ruhuna ne gibi bir faydası
vardır. Tatil ve geziler birer moladır. Ruh sağlığını korumak için çok önemli
bir araçtır. Bunların yapılması gerekir. Ancak bunu dini bayramda yapmanın
doğru olmadığını düşünüyorum. Bayramı sevdiklerinizle kutlamak insanın ruhuna
iyi gelecektir. İnsanın kendini iyi hissetmesi için her zaman uzağa gitmesine
gerek yoktur. Çünkü huzur içinizde olmadığı sürece Dünyayı dolaşmanızın da çok
bir anlamı yoktur. Bazı değerlere sahip
çıkmak ve özenle korumak gerekir. Bu değerler bir kere kayboldu mu bir daha
oluşturmak imkansızdır. </p>
<p><span style="font-weight: bold;">Anladım… Peki, siz
bayramlarda genelde nerede bulunursunuz? </span></p>
<p>Ben şahsen dini bayramlarda köyümde tanıdığım insanlarla olmaktan son
derece mutlu olurum. Genelde köyümde ve
akrabalarla geçiririm dini bayramları.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Yeni projeler,
çalışmalar var mı ufukta?</span></p>
<p>Evet. Kişisel gelişim alanında hazırladığım bir kitabım bitmek üzere.
Aile, Evlilik ve eş seçimi konusunda bir atölye çalışması planlıyorum.
Hedeflerimden biride "Geçinmeye Gönlün Var mı” adında radyo/tv programı yapmak.</p>
<p><span style="font-weight: bold;">Üniversite’de bu dal
da okuyan gençlere yalnızca bir cümle diyecek olsanız, ne derdiniz?</span></p>
<p>"Herkesin içinde bir psikolog yatar ancak bunu ortaya çıkarmak kolay
değildir.” </p>
<!--
EndFragment
-->

<style>
<!--
/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
	{mso-style-name:"Table Normal";
	mso-tstyle-rowband-size:0;
	mso-tstyle-colband-size:0;
	mso-style-noshow:yes;
	mso-style-priority:99;
	mso-style-parent:"";
	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
	mso-para-margin-top:0cm;
	mso-para-margin-right:0cm;
	mso-para-margin-bottom:10.0pt;
	mso-para-margin-left:0cm;
	line-height:115%;
	mso-pagination:widow-orphan;
	font-size:11.0pt;
	font-family:Calibri;
	mso-ascii-font-family:Calibri;
	mso-ascii-theme-font:minor-latin;
	mso-hansi-font-family:Calibri;
	mso-hansi-theme-font:minor-latin;
	mso-fareast-language:TR;}
-->
</style>        ]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">'Günde bir saatten fazla müzik dinlemeyin'</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/-gunde-bir-saatten-fazla-muzik-dinlemeyin-134/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/-gunde-bir-saatten-fazla-muzik-dinlemeyin-134/</id>
<published><![CDATA[2015-02-28T10:59:04+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2015-02-28T10:59:04+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_72BAA3-3C51A9-59E83F-2E5F47-ABEC5D-066504.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Dünya Sağlık Örgütü, bir milyarı aşkın gencin uzun sürelerle yüksek sesle müzik dinlediği için işitme kaybına uğrama riski ile karşı karşıya olduğunu söyledi.<br />
	<br />
	</div>
<div>Örgütün verilerine göre, yaşları 12-35 arasında değişen 43 milyon kişide işitme kaybı yaşıyor ve işitme kaybından şikayet edenlerin sayısı giderek artıyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Zengin ve orta gelirli düzeydeki ülkelerde bu yaş grubundakilerin yarısının kişisel müzik cihazlarıyla zararlı olabilecek kadar çok haşır neşir olduğunu belirten WHO, kulüp ve barlarda zararlı olabilecek kadar yüksek sesli müziğe maruz kalanların oranını da yüzde 40 olarak veriyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Dünya Sağlık Örgütü yetkililerinden Doktor Etyen Krug, günde bir saat müzik dinlemenin yeterli olduğunu, müziğin sesi fazla açıksa, bunun bile fazla olabileceğini söylüyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Dr. Krug "Yapmaya çalıştığımız şey üzerinde yeterince konululmayan bir konuda farkındalık yaratmak. Çok zarar verme ihtimali olan bu durum aslında kolaylıkla engellenebilir" diyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Örgüt, kulaklarını korumak isteyenlere, gürültülü yerlerde dışarıdaki sesi engelleyen kulaklıklar takmalarını öneriyor. Böylece müziğin de daha iyi duyulabileceği belirtiliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Ayrıca gürültülü yerlerde zaman zaman "sakin yerlere çıkıp dinleme molası verilmesi" ve müzikli ortamlarda hoparlörlerden uzak durulması da tavsiye ediliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Dünya Sağlık Örgütü'ne göre güvenli ses sınırları ise şöyle:<br />
	<br />
	</div>
<div>85 desibel - bir otomobilin içindeki gürültü düzeyi - 8 saat<br />
	<br />
	</div>
<div>90 desibel - çim biçme aleti - iki buçuk saat<br />
	<br />
	</div>
<div>95 desibel - motosiklet - 47 dakika<br />
	<br />
	</div>
<div>100 desibel - otomobil kornası veya metro treni - 15 dakika<br />
	<br />
	</div>
<div>105 desibel - sesi sonuna kadar açık mp3 player - 4 dakika<br />
	<br />
	</div>
<div>115 desibel - yüksek sesli rock konseri - 28 saniye<br />
	<br />
	</div>
<div>120 desibel - vuvuzela veya sirenler - 9 saniye</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Erkek niye tecavüz ediyor?..</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/erkek-niye-tecavuz-ediyor-955/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/erkek-niye-tecavuz-ediyor-955/</id>
<published><![CDATA[2015-02-18T11:19:50+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2015-02-18T11:19:50+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_9124EA-5CB393-376F0A-91C31F-713B6E-7213BE.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div><span style="font-weight: bold;">Erkekler niye tecavüz eder? Arkasında ne gibi nedenler olabilir?</span></div>
<div><br />
	</div>
<div>Tecavüzü biz en ağır, en sorumsuz davranış olarak değerlendiriyoruz; bu doğru. Ama erkeklerin tecavüz eylemi, cinsel tecavüzden başlamıyor. Psikolojik şiddet, fiziksel şiddet, ekonomik şiddet, kadınların haklarını hiçe saymak, ayrımcılık, bunların her birinin yapılmasının mübah olabildiği, normalleştirildiği durumlarda, tecavüze de sıra gelebiliyor. Yanı tecavüz ya da zarar verebilme potansiyeli daha yüksek durumlar söz konusu olabiliyor. Tecavüzü erkekler niye yapar? Erkekler, hormonal nedenlerle cinselliklerini kontrol edemezler diye birşey yok. Sokakta yürüyen bir erkek birdenbire bir kadına tecavüze girişmiyor. Uygunsuz bir davranış olduğunu bildikleri için bunu gizli, örtülü ve başkalarının duymayacağı şekilde yapmaya çalışıyorlar.<br />
	<br />
	</div>
<div>Tecavüz bir cinsel eylem değildir. Tecavüz bir saldırganlıktır. Yenmektir. Bir nesneyi, ki kadın da burada nesneleştirilmiş oluyor, elde etme, kazanma, iktidar sahibi olma gücünü gösterir. Ve bundan da zevk duyan insanlar olabilir.<br />
	<br />
	
	<div><img src="uploads/Subat/sahika.jpg" alt="" border="0" style="float:left;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">Tecavüzcünün yetiştirilme biçimi ilerki yaşlarında ne kadar etkili veya belirleyici oluyor?</span><br />
		<br />
		</div>
	<div>Çocuklar egemen iktidar ilişkisine, egemen erkek değerlerine göre yetiştiriliyor. Erkeklere farklı bir yer verilmesi gerektiği öğretilen bir anne, kendi annesinin, babasına farklı davrandığı bir ortamdan geliyor. Kocasına daha farklı davranması, onun otoriter bir şekilde dediklerini, isteklerini yapması gerektiği öğretildiğinden, o da oğluna ve kızına farklı şeyler öğretiyor. Şunu çok iyi biliyoruz; anneleri şiddete maruz kalan kızların, evlendiklerinde ya da bir partnerleri olduğunda daha fazla şiddete uğrama riskleri var. Babaları annelerini döven erkek çocukların da erişkin olduklarında partnerlerine zarar verme olasılıkları artıyor. Babanın anneye sert davranması, ikincil vatandaş olarak yaklaşması, erkek ve kız çocukların sosyalleşmesinde çok belirleyici oluyor. Ailelerin içselleştirdiği egemen cinsiyetçi değerler bu duruma yol açıyor diyebiliriz.</div>
	<div>Bu evrensel bir durumdur, bütün dünyada bu durum vardır denilebilir; evet bu doğrudur, ama mücadele edilmeye kalkıldığında durum farklı oluyor. Türkiye'de eğitim düzeyi herhalde son 5-10 yılda azalmadı, geriye gitmedi. Kadınların eğitimi her zaman daha düşüktü. Ama kadınlara, erkeklerle eşit yer verilmediği, politik anlamda defalarca çok net bir şekilde vurgulandı.</div><br />
	
	<div><span style="font-weight: bold;">Böyle eğilimleri olduğunu anlamış ve size baş vurarak yardım isteyen bir erkeğe nasıl yardım ediyorsunuz?</span><br />
		<br />
		</div>
	<div>Yapılanın bir sorumluluk, bir suç, uygunsuz davranış olduğunu kabul etmeden kişinin değiştirilmesi mümkün değil. Sadece yakalandığı için, "aslında istemeden oldu" demek, bir değişim getirmiyor. Gerçekten bu durumdan rahatsız olan ve yakalanmadan başvuran çok az kişi var. Ama Türkiye'de pek yapılmayan bir şey, cinsel istismara başvuran kişilerin, hapis cezası gibi yasal yaptırımların yanı sıra rehabilitasyon imkanlarından yararlanması. Bütün insanların tedavi olma ve rehabilitasyon hakları da vardır. Hastalık olan durumları bir tarafa bırakıyorum; cinsel istismar gibi kötü alışkanlıkların tedavi edilmesi için, cinsel suç işleyenlere yönelik çalışmalar var dünyada. Cezasını çekmekteyken rehabilitasyon programından geçen mahkumların yeniden benzer suçları işleme oranı, böyle bir program uygulanmayan mahkumlara kıyasla çok daha düşük. Bu rehabilitasyon programlarının, özellikle ergenlik yaşında bu tür davranışlar gösteren kişilerde işe yaradığı görülüyor.</div>
	<div>Bu arada şu konuya da değinmek isterim; hadım etmekten söz ediliyor. Her suçun, bir kanuni karşılığı vardır ve bu hukuk yoluyla belirlenir. Bir cezanın doktor eliyle verilmesi diye bir şey söz konusu olamaz. İdam cezası da insani birşey değildir. Biz bugün biliyoruz ki, ABD'de idam cezasının uygulandığı eyaletlerde suç oranları daha düşük oranda değil. Bunlar caydırıcı önlemler olmuyor. Ben bunu belli mevkilerdeki kişilerin halkı sindirme, susturma girişimleri olarak görüyorum. Yankı uyandıran her tecavüz vakasından sonra bu tür söylemler oluyor. Biz öç almaktan söz etmiyoruz. Biz toplumun cinsel istismardan, tecavüzden arınmasını ve mümkün olduğu kadar cinsel istismarın azalmasını istiyoruz.</div><br />
	
	<div><img src="uploads/Subat/dogansahin.jpg" alt="" border="0" style="float:right;margin-top:0px;margin-right:20px;margin-bottom:0px;margin-left:20px;" /><span style="font-weight: bold;">İstanbul Tıp Fakültesi'nden Prof. Doğan Şahin ne diyor?</span></div>
	<div><br />
		</div>
	<div>Bizim kültürümüzde son yıllarda başkasının alanına, başkasının bedenine, başkasının haklarına, başkasının yaşama biçimine saygı gösterme miktarında bir azalma var.</div>
	<div>Eğer gücünüz varsa, politik olarak, fizik olarak güçlüyseniz başka birinin hayatına müdahale edebilirsiniz. Benim gibi düşünsün, benim gibi yaşasın ya da benim isteğime uysun şeklindeki eğilim son yıllarda çok arttı.<br />
		<br />
		</div>
	<div>İnsanlar birbirlerine yaşam biçimleri empoze ediyorlar. Onların hayatlarına müdahale ediyorlar. Kaç çocuk yapacaklar, kürtaj yaptıracaklar mı yaptırmayacaklar mı gibi, bir insanın hayati, kendisiyle ilgili tasarruflarına müdahale etmeyi kendisinde hak olarak gören bir zihniyet egemen.<br />
		<br />
		</div>
	<div>Böyle olunca kimileri cinsellikte de, gücüm varsa yaparım diye düşünüyor. Issız bir yerdeyse, bakıyor kimse de yok, bu kadını ben cinsel olarak kullanabilirim, gücüm de var, niye yapmayayım diyor.<br />
		<br />
		</div>
	<div>Gücüm varsa niye yapmayayım diyen anlayışta ciddi bir artış var. Sadece tecavüz olaylarının değil, kadınların öldürülmesinin de bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü mesela kadına "çalışma" diyor; kadın "çalışmak istiyorum" deyince, "o zaman şiddet uygularım" diyor. Kadın "boşanmak istiyorum" diyor; "o zaman öldürürüm" diyor. Bu kültür, kolay değişen birşey değil.</div>
	<div>Ve üstelik daha da kötüye gidiyor.</div><br />
	</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">'Çikolata düşkünleri eşlerine yalan söylüyor'</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/-cikolata-duskunleri-eslerine-yalan-soyluyor-429/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/-cikolata-duskunleri-eslerine-yalan-soyluyor-429/</id>
<published><![CDATA[2015-02-10T09:17:44+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2015-02-10T09:17:44+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_115CE5-C9F8F6-6E295B-3E1414-417355-2E0881.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>İngiltere Kalp Vakfı'nca yaptırılan araştırmaya bakılırsa, çikolatayı bırakmak, alkol, kafein ve hatta seksten vazgeçmekten daha zor.</div>
<div><br />
	</div>
<div>3 bin kişi arasında yapılan araştırma, yetişkinlerin üçte birinin işten eve dönerken çikolata yediğini ve hemen hemen yarısının, ne kadar yediğini gizlemek amacıyla çikolata ambalajını sakladığını gösterdi.</div>
<div><br />
	</div>
<div>İngiltere Kalp Vakfı, Mart ayında çikolata yemekten vazgeçilmesi ve kalp araştırmaları için fon yaratılması amacıyla kampanya yürütüyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Vakıf yetkilisi Tracy Parker, "En sevdiğimiz şekerli besin çikolatayı yediğimizi saklamak için yaptıklarımız inanılmaz." diyor.</div>
<div><br />
	</div>
<div>Kalp Vakfı'nın kaynak yaratma kampanyası için tüm çikolata düşkünlerine çağrıda bulunan Parker, "Çikolatayı bırakma kararı alın ve bu zor işi gerçekleştirmek için de aileniz ve arkadaşlarınız arasından sponsor bulun. Bu işi denemekle hem daha sağlıklı bir hayata adım atacaksınız, hem de hayat kurtaran araştırmalarımıza katkıda bulunacaksınız." diyor.&nbsp;</div>
<div><br />
	</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">'iPad küçük çocuklarda gelişimi engelleyebilir'</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/-ipad-kucuk-cocuklarda-gelisimi-engelleyebilir-809/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/-ipad-kucuk-cocuklarda-gelisimi-engelleyebilir-809/</id>
<published><![CDATA[2015-02-03T06:22:53+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2015-02-03T06:22:53+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_E15B42-46D3BB-88D206-EC0E9A-944BEE-25035B.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi'den bir grup uzmanın yaptığı araştırma, ayrıca taşınır elektronik cihazların çok küçük yaştan itibaren yoğun şekilde kullanılmasının çocukların gelişimi ve davranışlarında tahminlerin çok ötesinde etkiler yapabileceğini söylüyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Uzmanlar televizyon ve videonun çocuk gelişimindeki olumsuz etkisi hakkında bu kadar veri varken, taşınır elektronik cihazların okul öncesi çocuklar tarafından kullanımının bu kadar yaygın olmasının bunların çocuk beyni üzerindeki etkileri konusundaki toplumsal farkındalığın yetersiz olduğuna işaret ettiğini söylüyorlar.<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmayı yürütenler çocuğu oyalamak için tablet ya da akıllı telefon kullanmanın çocuğun sosyal-duygusal gelişimine büyük hasar verebileceği, davranışlarını kontrol etme becerilerini geliştirmesini engelleyebileceği uyarısında bulunuyor.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Araştırmalar yetersiz</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Ayrıca üç yaşın altındakilere interaktif ekranlı cihazlar kullandırmanın çocuğun matematik ve fen bilimleri için ihtiyacı olan becerileri geliştirmesini engelleyebildiğini gösteren deneyleri hatırlatıyorlar.<br />
	<br />
	</div>
<div>Boston Üniversitesi Tıp Falültesi'nin davranışsal-gelişimsel pediatri uzmanı Jenny Radesky başkanlığındaki uzmanların bulguları American Academy of Pediatrics adlı bilim dergisinde yayımlandı.<br />
	<br />
	</div>
<div>Burada uzmanlar anne ve babalara çocuklarıyla bire bir, insandan insana ilişkilerini artırmalarını tavsiye ediyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Radesky, çocukların aileleriyle, akrabalarıyla ileşitim içinde geçirdikleri zamanların, hatta oyun küpleriyle uğraşmanın, farklı şeyler öğrenme bakımından televizyon seyrederek ya da taşınır elektronik cihazlarla oynayarak harcadıkları zamanlardan çok daha yararlı olabileceğini söylüyor.<br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmada, 30 aydan küçük çocukların video ya da televizyondan hiç bir şekilde insandan insana iletişim kadar öğrenemeyeceklerine dair bulgulara dikkat çekiliyor ama taşınır cihazlarla ilgili buna benzer araştırmaların henüz yeterli araştırma yapılmadığı da ekleniyor.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Neden tırnaklarımızı kemiririz?</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/neden-tirnaklarimizi-kemiririz/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/neden-tirnaklarimizi-kemiririz/</id>
<published><![CDATA[2014-11-10T11:19:00+03:00]]></published>
<updated><![CDATA[2014-11-10T11:19:00+03:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_E8CF71-94B8B4-C387EA-E4AA00-BF1EE5-4F84A0.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Tırnaklarınızı kemirmeye bir başladınız mı bırakması çok zordur. Tırnak kemiren insanların diğerlerinden farkı nedir? İradeleri daha mı zayıftır? Daha mı sinirlidirler? Yoksa daha mı aç? Bunun psikolojik bir açıklaması var mı?</div>
<div>Psikiyatristler tırnak yeme alışkanlığını, dürtü kontrol bozuklukları arasında sınıflandırıyor. Fakat bu, saç çekme ya da deriyi kazıma gibi psikiyatrik yardım gerektiren aşırı vakalar için geçerli. Tırnak kemirenlerin çoğu herhangi bir ciddi yan etkisi olmadan bu alışkanlığı devam ettiriyor. Gençlerin yüzde 45’i tırnak kemiriyor.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Psikanalist açıklamalar</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Psikoterapistlerin tırnak kemirme alışkanlığıyla ilgili teorileri var elbette. Örneğin psikanalizin kurucusu Sigmund Freud bu sorunu, oral aşamada psiko-seksüel gelişim bozukluğuna bağlıyordu. Freud’un diğer teorilerinde olduğu gibi, oral takıntı sorununun da sayısız nedeni vardır: az beslenme, çok beslenme, uzun süreli emzirme, anneyle ilişkinin sorunlu olması, vb. Elbette bunların belli semptomları da vardır: tırnak kemirme, alaycı kişilik, sigara içmek, alkolizm ve oral seks düşkünlüğü gibi. Bazı terapistler ise tırnak kemirmenin kişinin kendisine düşman olmasıyla veya sinirsel anksiyete durumuyla ilgisi bulunabileceğini iddia ediyordu.</div>
<div>Tüm psikodinamik teoriler gibi bu varsayımlar da doğru olabilir, ama ille de doğru olduğuna inanmak için bir neden de yok. Bu açıklamalar bu alışkanlıktan kurtulmak için herhangi bir yöntem sunmuyor.</div>
<div>Ne yazık ki bu konuda bu spekülatif açıklamalardan başka doğru düzgün bir bilimsel araştırma da yok. Tırnak kemirme alışkanlığının tedavisi konusunda araştırmaya girişseniz bulacağınız bir-iki raporun ilk cümleleri bu konudaki araştırmaların yetersizliğinden yakınmakla başlıyor. Bir raporda, kişilerin bu alışkanlığın daha fazla farkına varmalarını sağlamanın yararı olabileceği belirtiliyor.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">Alışkanlık</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Bilimsel bir tedavi yönteminin olmaması, tırnaklarını kemiren bir insan olarak beni de spekülasyonlarda bulunmaya itiyor. Benim sunacağım açıklamaya da "anti-teori” teorisi diyebiliriz.</div>
<div>Bana kalırsa tırnak kemirmenin herhangi bir özel nedeni bulunmuyor. Aslında bu daha çok birkaç farklı unsurun bir araya gelmesiyle bazı kişilerde oluşan bir kötü alışkanlık.</div>
<div>Birincisi, elleri ağza götürmek çok kolay bir hareket. Beslenme ve bakımla ilgili davranışların başında geliyor. O nedenle temel beyinsel bir işlev olarak gelişmiş ve otomatik bir tepkiye dönüşmesi çok kolay. Tırnak kemirme ayrıca tırnakları kısa tutmayı sağlayan "düzenleyici bir eylem”. Yani kısa vadede zevk verici bir yanı olabilir, her ne kadar sonrasında parmaklarınızın ucunu parçalar hale gelmiş olsanız da. İşin bu ödüllendirici yanı davranışın sürdürülmesinin kolaylığı ile birleşince alışkanlığa dönüşmesi de kolaylaşıyor.</div>
<div>Alışkanlık olarak tırnak kemirmenin açıklamasını yapabilmek tedavi konusunda da başarılı olunacağı anlamına gelmiyor elbette. Kötü alışkanlıkları kırmanın ne kadar zor olduğunu herkes biliyor. Birçok kişi günde en az bir kez tırnak kemirmediğinde konsantrasyonunu yitirecektir.</div>
<div>Aslında tırnak kemirmek ne kişilik özelliklerini açığa vuran bir alışkanlık, ne de evrimsel davranışın kötü uyarlanmış bir yansıması. Beden yapımızın, eli ağza götürme davranışının beynimize işlemiş olmasının ve alışkanlık psikolojisinin bir ürünü.</div>
<div>Bu satırları yazarken de tırnaklarımı kemiriyordum. Bazen teori de işe yaramıyor!…</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">Şizofreniyle ilişkili 83 yeni gen saptandı</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/sizofreniyle-iliskili-83-yeni-gen-saptandi/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/sizofreniyle-iliskili-83-yeni-gen-saptandi/</id>
<published><![CDATA[2014-07-23T10:00:56+04:00]]></published>
<updated><![CDATA[2014-07-23T10:00:56+04:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_05A95B-B76DE6-61E357-284A0A-4D150F-B0ADC9.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Uzun yıllardır bilim insanları, dünyada 24 milyondan fazla insanı etkileyen şizofreni hastalığında genetik yapının bir ölçüde rol oynadığını savunuyordu.Cardiff Üniversitesi'nden araştırmacıların öncülük ettiği ve 35 ülkeden tıp uzmanlarını bir araya getiren uluslararası ekip, çalışmanın şizofreni için yeni tedavi yolları bulunmasına zemin hazırlayabileceğini belirtti. Araştırma ekibi, 37 bini aşkın şizofreni hastasının genetik yapısını inceledi ve bu tabloyu şizofreni hastası olmayan 110 bine yakın insanın genetik haritasıyla karşılaştırdı.</div>
<div>Bilim insanları 100'ü aşkın genin, insanları şizofreniye daha yatkın durumda bıraktığını, bu genlerden 83'ünün daha önce hiç saptanmamış olduğunu belirledi.</div>
<div>Bu genlerin birçoğu beynin çevresinde kimyasal mesajların iletilmesinde rol oynuyor. Diğer bazı genler ise, vücudun bağışıklık sistemiyle ilişkili.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">'Bu, bir devrim'</span><br />
	<br />
	</div>
<div>Araştırmaya önderlik eden Cardiff Üniversitesi'nden Prof. Michael O'Donovan, "Hastalığın biyolojik yapısının tam anlaşılamaması yüzünden uzun yıllardır şizofreni tedavisinde yeni tedaviler geliştirilemiyordu. Şimdi, yeni bir grup genetik ilişkinin bulunması, şizofreninin biyolojik temelinin ortaya çıkarılması konusunda sağlam deneyimlerin ve umuyoruz ki, yeni tedavilerin kapısını açacak" dedi.</div>
<div>Araştırmanın yazarlarından biri olan, Londra Üniversitesi (UCL) öğretim üyesi Prof. David Curtis de, BBC'ye yaptığı açıklamada "Bu çalışma, psikiyatri dalını, tıbbın diğer alanlarıyla aynı kategoriye yerleştirmiş oluyor. Geçmişte, ruh ve sinir hastalıklarının 'gerçek' hastalıklar olmadığı görüşüyle mücadele edip durduk. Ama daha önceki genetik araştırmalar pek başarılı sonuçlar vermemişti. Şimdiyse, güven içinde, ters giden kimi biyolojik süreçler olduğunu ortaya koyabiliyoruz" dedi.</div>
<div>Söz konusu araştırma ekibinde yer almayan ancak gelecekteki çalışmalara katılacak olan King's College öğretim üyelerinden Dr. Gerome Breen de, BBC'ye verdiği demeçte, "Bence, bu bir devrim. Şimdi müthiş geniş bir araştırma alanı uzanıyor önümüzde. Tedavi yolları bulunmasını sağlayabilecek yepyeni düşünceler bunlar. Çok önemli bu, zira 1970'lerden bu yana şizofreninin ilaçla tedavisinde pek büyük bir değişim kaydedilemedi." dedi.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">İki dil konuşmak beyni genç tutuyor</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/iki-dil-konusmak-beyni-genc-tutuyor/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/iki-dil-konusmak-beyni-genc-tutuyor/</id>
<published><![CDATA[2014-06-06T00:23:26+04:00]]></published>
<updated><![CDATA[2014-06-06T00:23:26+04:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_A94E00-17043E-97901E-1FA519-9FB049-B49C8A.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<div>Daha önce yürütülmüş olan bir araştırmada da iki dil bilmenin yaşlılıkta bunamanın önüne geçebildiği sonucuna varılmıştı.262 kişilik bir örneklem grubu ile çalışan araştırmacılar, en az iki dil bilenlerde zekânın geliştiğini ve beynin daha iyi çalıştığını fark etti.</div>
<div>Araştırmacıların içinde bulunduğu ikilem ise, ikinci dilin mi beyni geliştirdiği yoksa beyni gelişmiş olanların mı ikinci dili öğrendiği sorusu.</div>
<div>Edinburgh Üniversitesi'ndeki araştırmayı yürüten Thomas Bak bu soruya cevap bulduğu görüşünde.</div>
<div>Araştırma kapsamında 262 kişiye 11 yaşındayken yapılan zeka testleri 70 yaşına geldiklerinde tekrar yaptırıldı.</div>
<div>Katılımcıların tümü İngilizce dışında en az bir dil daha konuşabiliyordu.<br />
	<br />
	</div>
<div><span style="font-weight: bold;">'İkinci dil ile dikkat artıyor'</span><br />
	<br />
	</div>
<div>195 kişi ikinci dili 18 yaşından küçükken, 65 kişi ise yetişkinlik döneminde öğrenmişti.</div>
<div>Araştırma sonucunda, ikinci dilin öğrenilmesinden sonra beyin fonksyonlarında yapılan ilk testlere kıyasla ilerleme yaşandığı belirtildi.</div>
<div>Fark edilen ilerleme, ikinci dilin ne zaman öğrenildiğine göre ise değişmedi.</div>
<div>Araştırmacı Thomas Bak, anlamlı bir ilişki bulduklarını ifade ederek, ikinci dille birlikte insanların odaklanma ve dikkat kabiliyetlerinin geliştiğini söyledi.</div>
<div>Ancak birden fazla yabancı dil öğrenmenin pozitif etkileri artırıp artırmadığı henüz bilinmiyor.</div>
<div>Harvard Üniversitesi'nden Doktor Alvaro Pascual-Leone araştırma sonuçlarını "Elde edilen veriler ikinci bir dil öğrenmenin beyne etkisini anlamak adına önemli bir ilk adım oldu" diyerek yorumladı.</div>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
<entry>
<title type="text">'Sık marihuana kullanımı beyni olumsuz etkiliyor'</title>
<link href="https://mail.birlesikbasin.com/haber/-sik-marihuana-kullanimi-beyni-olumsuz-etkiliyor-/" />
<id>https://mail.birlesikbasin.com/haber/-sik-marihuana-kullanimi-beyni-olumsuz-etkiliyor-/</id>
<published><![CDATA[2014-05-05T15:51:16+04:00]]></published>
<updated><![CDATA[2014-05-05T15:51:16+04:00]]></updated>
<content type="html"><![CDATA[<img src="https://mail.birlesikbasin.com/thumbmaker.php?src=https://mail.birlesikbasin.com/modules//blog/dataimages/IMG_DB5C10-D957AD-BA23BE-028D64-4C3ACE-C1B391.jpg&amp;h=80&amp;w=120" alt="" align="left" hspace="15" border="2" />
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px">Independent'ta yer alan habere göre, Harvard Üniversitesi ve Chicago 
merkezli Northwestern Sağlık Merkezi’nin araştırmasında, her gün 
marihuana içenlerin motivasyon ve duyguları kontrol eden beyin 
bölümlerinde değişliklikler saptandı.</p>
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px"><span style="font-size:14px"><br />
		Harvard
 Tıp Fakültesi’nde asistan psikyatrist olan Anne Blood, düzenli 
marihuana içenlerin beyinlerinde temel yapıların etkilendiğini söyledi 
ve "Etkilenen beyin bölgeleri çevrede olan gelişmelerin pozitif ve 
negatif özelliklerini ayırt eden kısım. Yani karar alma sürecini işleten
 bölüm” dedi.</span>Görece küçük bir örneklem olan 40 denek üzerinde 
gerçekleştirilen testlerde, marihuananın ne kadar sık içildiğine bağlı 
olarak, beyinin belli bölgelerindeki hücrelerin deforme olduğu sonucuna 
ulaşıldı.</p>
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px">Blood, haftada sadece birkaç kez marihuana içenlerin beyinlerinde ise önemli bir deformasyon olmadığını söyledi</p>
<h2 style="margin:0px 0px 4px;padding:12px 0px 0px;font-size:16px;color:rgb(80,80,80);letter-spacing:-0.014em;line-height:20px;overflow:hidden;border:none">'Önceki çalışmalarla uyumlu'</h2>
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px">Araştırmada
 net sonuçlara ulaşmasa da daha önceki çalışmalara benzer sonuçlar elde 
edildiği düşünülüyor. İngiliz uzmanlar, çalışmanın çok az kişi üzerinde 
yapıldığını hatırlatıyor.</p>
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px">Deneylerin
 çok az kişi üzerinde yapıldığını söyleyen İngiltere Tıp Araştırmaları 
Konseyi üyesi Michael Bloomfield, kısa bir süre içerisinde 
tamamlandığını da hatırlatıyor.</p>
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px">Independent
 gazetesine konuşan Bloomfield, "Çalışma net bir sonuca ulaşamasa da, 
bizim yürüttüğümüz çalışmalarla benzer bir çıkarıma ulaşıyor” diyor.</p>
<p style="margin:0px 0px 3px;padding:5px 0px 0px;font-size:14px;line-height:20px">İngiltere’de
 yapılan araştırmalarda yoğun marihuana kullanımının beyin 
kimyasallarının etkin iletimini engellediği belirtilmişti.</p>]]></content>
<author>
<name>Gazete Birlik</name>
<email>info@gazetebirlik.com</email>
</author>
</entry>
</feed>